İsrail ve Filistin meselesi, taraflar arasında toprak, güvenlik ve statü sorunlarıyla çetrefilleşmiş uzun süreli bir siyasi çatışma olarak tanımlanabilir. Ancak Türkçe okuru için söz konusu meseleyi, bu alanda yeterli yapıtın olmayışına bağlı olarak, özellikle, bir edebiyat metni üzerinde okumak zor. Erol Mutlu’nun 2004 yılında İngilizce aslından çevirisiyle Türkçeye sunulan Freud ve Avrupalı - Olmayan kitabı, bu boşluğu doldurmaya aday bir çalışma olarak gösterilebilir.
Kitap için okuması zor metinler içeriyor diyebiliriz. Başta Frantz Fanon okumaları olmak üzere, kolonyal metin okumaları ve bu okumaların etrafında serpildiği kavram zenginliğini bilmek, okuru kitaba daha yakın bir noktaya taşıyacaktır. Kitabın temel amacını, Edward Said’in Londra’daki Freud Museum’da yaptığı “Freud ve Avrupalı Olmayan” başlıklı konuşması karşılar. Ancak alt başlık olarak, Jacqueline Rose’un “Edward Said’e Cevap”, Christopher Bollas’ın “Edward Said’i Sunuş” ve yine ‘’Jacqueline Rose’u Sunuş’’ konuşmaları kitapta önemli birer metin olarak görülebilir.
Christpher Bollas’ın, “Edward Said’i Sunuş” bölümünde genel olarak okuru, Edward Said’in karşımızda bir metin olarak duran “Freud ve Avrupalı Olmayan” konuşmasına hazırlama niyetinde olduğunu görmek mümkün. Bollas’a göre, sürgünde olmak Said için yeni bir deneyim değildir. Buradan yola çıkarak Bollas, Said’in hayatının her alanında adaletsizliği deneyimle öğrenilen protestoya dönüştüren yönüne ilişkin çarpıcı örnekler sunar.
Bollas, bölümün ileriki sayfalarında, daha çok Edward Said’in büyüdüğü ortamın/ailenin, onun fikir dünyası üzerinde etkili olabileceğini düşündüğü özellikleri üzerinde durur ve böylece okuyucunun bu konuda derinleşmesi sağlanır. Bollas’a göre Said, sürgün olmanın ilk derin kaderini, 1948’de ailesi Filistin’den sürüldüğünde yaşamıştır.
Bollas’ın, Said’in sunacağı konuşmasına ilişkin olarak okuyucuya ve psikanalisttik çalışmalarla ilgilenenlere, Said’in Beginings eserinde Freud’un düşlerin yorumuna ilişkin çözümlemesini bir öneri olarak sunmanın yanı sıra bunun temel metnin (Freud ve Avrupalı Olmayan) doğru anlaşılmasına yardımcı olabileceği yönünde bir öngörüde bulunduğunu söylemek mümkündür. Ancak okuyucuya, Bollas’ın sunuş kısmını buradan kesmeye ve Edward Said’in metnini buradan devam ettirmeye yönelik bir öneride bulunmak yanlış olmayacaktır; çünkü meseleyi buradan yakalamak okuyucu tarafından kitabın merkezinde duran bütünsel anlamı daha iyi kavranmasına yardımcı olacağı söylenebilir.
Edward Said Freud ve Avrupalı Olmayan metnindeki “Avrupalı olmayan” kavramı iki dönemi tanımlar: İlki Freud’un kendi dönemi için kullanılır, ikincisi Freud’un ölümünden (1939) sonraki dönem için. Ancak Said’e göre, “her ikisi de bugün onun eserini okumamızla doğrudan ilişkilidir” (s. 23).
Söz konusu alt başlığın giriş kısmı okunduğunda Freud ve Avrupalı Olmayan adlı metnin genel havasının daha çok Avrupalı - Olmayan “öteki” kavramı üzerinden ilerlediği söylenebilir. Said, Freud’un bu tavrını eleştirisinin merkezine oturtur ve iddiasını şöyle destekler: “Freud’un Avrupa sınırlarının dışında yer alan diğer kültürlere (Mısır kültürü belki bunun tek istisnasıdır) ilişkin bilincinin, Yahudi-Hristiyan gelenek içinde aldığı eğitimle - özellikle de bu eğitime kendine özgü ‘Batılı’ damgasını vuran beşeri ve bilimsel varsayımlarla - yoğurulduğu ve biçimlendirildiği gerçeği de bir o kadar çarpıcıdır” (s. 23).
Said için bu, Freud’u öteki problemleri diye adlandırılan sorunu çok fazla dert etmemiş zamana ve mekâna yerleştirerek sınırlandırılan bir bakış değildir. Said’in iddiasına göre Freud’un tüm eserinin (Musa ve Tektanrıcılık) konusu ötekidir. Çünkü Freud; aklın, gelenek-göreneklerin, bilincin sınırlarının dışında duran şeyden derinlemesine etkilenmiştir.
Buna ek olarak Freud’un yaşamını, “Hintlileri, Afrikalıları, Batı Hintlileri, Türkleri ve Kürtleri, misafir işçiler ve genellikle istenmeyen göçmenler olarak Avrupa’nın kalbine yığan kitlesel nüfus kaymalarının hemen öncesine...” (s. 27) ölümünü ise, “Thomas Mann ve Romain Rolland gibi kendi çağdaşı olan büyük yazarların olağanüstü niteliklerle tasvir ettiği Avusturya - Cermen ve Roma dünyasının bir yıkıntıya dönüşmesinden ve milyonlarca Yahudi soydaşının Nazi Reich’ı tarafından katledilmesinden hemen önce’’ye (s. 27) oturtan Said’e göre, Freud’un bakışı Avrupa - Merkezci bir kültürel bakıştır.
Buraya kadar “Avrupalı – Olmayan” teriminin birincil anlamını Freud’un kendi dönemi içinde değerlendiren Said, söz konusu terimin ikincil anlamını, II. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde ortaya çıkan kültür olarak açıkladığını görürüz. Ona göre bu kültür, imparatorlukların dağılması ve akabinde çok sayıda halkın ve devletin ortaya çıkmasına bağlı olarak doğan kültürdür. Avrupalı - Olmayan teriminin tartışılması noktasında, F. Fanon’un “Avrupalı için, Avrupalı olmayan dünya yalnızca yerlileri barındırır” görüşünde olduğunu belirten, bununla birlikte adı geçen yazarın Yeryüzü Lanetlileri adlı kitabına atıfta bulunan Said, söz konusu kitaptan okuyucuya, kendi düşüncesine dayanak kabul ettiği bazı pasajlar aktarır. Said’e göre Fanon’un temel amacı, Avrupa’yı insanları bir ırk hiyerarşisine göre sınıflandırmış olmakla itham etmektir. Bu hiyerarşide, aşağıdakiler hem bilimsel bakışa hem de üsttekilerin iradesine tabi kılınıp insanlıktan çıkartılmıştır (s. 32).
Okura “Avrupalı – Olmayan” ve “öteki” kavramları ekseninde kısa bir değerlendirme sunan Said, kendi metninin temel bağlamını oluşturduğunu iddia edebileceğimiz, Freud’un Musa ve Tektanrıcılık kitabının okumasına gider. Burada Freud’un özellikle vurguladığı Musa’nın Mısırlı kimliği ve tek tanrı hakkındaki fikirleri üzerinde durur. Said’e göre Freud burada, geleneksel olarak kabul edilen İsrail coğrafyasından uzaklaşır ve Freud’un, Musa’nın bir Mısırlı olduğu konusunda ısrarcı olduğuna dikkat çeker. Böylelikle Freud’un kitabından hareketle, “Musa Yahudiliğin kurucusuydu, ama yine de yeniden inşa edilmemiş Yahudi – Olmayan bir Mısırlıydı. Arabistan’dan alınan Yehova da Yahudi – Olmayan ve Avrupalı Olmayan bir figürdü” sözleriyle saptadığı çıkarımı, Said’in, İsrail devletinin kurulmasına ilişkin, aşağıdaki sözlerine dayanak tuttuğunu söylemek güç değil:
Yahudi kimliğini politik olarak bir devlet yapısı içinde pekiştirdi; öyle ki bu devlet, fiilen Yahudi kimliğini Yahudi olmayan her şeye sımsıkı kapatmak amacıyla son derece spesifik yasal ve politik tutumlar geliştirdi. İsrail, kendisini Yahudi halkının ve o halk için kurulmuş bir devlet olarak tanımlayarak, münhasıran bu topraklara göç etme ve toprak sahibi olma hakkını sadece Yahudilere tanıdı. Oysa burasının Yahudi olmayan eski sakinleri vardı ve hâlihazırda da Yahudi olmayan yurttaşları var. (s. 59)
Bu noktada Said, İsrail yasalarını, Freud’un Musa ve tektanrıcılıkta öne sürdüğü Yahudi olmayan Musa ve Yahudiliğin Yahudi – Olmayan Mısırın tektanrı anlayışından başladığına dair tezleriyle çatışma halinde görür. Söz konusu yasaların sadece kutsal kitabı konu alan bir arkeolojinin mirasçısı olarak görülmesi, yadsınması gereken bir tutum olarak kabul eder. Yurtlarından başka yerlere sürüldüğünü iddia ettiği Yahudi – Olmayanlar /Filistinliler adına şu soruyu sorar: “İsrail’den önceki Filistin gerçekliğinde o kadar derinlemesine içerilmiş olan kendi tarihimizin izlerine ne oldu?” (s. 61). Said bu soruyu, Freud’un Yahudi tektanrıcılığın nasıl doğduğuna ilişkin açıklamalarından yola çıkarak cevaplamaya çalışır. Böylelikle metnin bütününde merkezde tartıştığı Yahudi – Olmayan teriminin asıl bağlamının burada anlam kazandığını söyleyebiliriz.
Son olarak Said’i, Freud’un dinleyici kitlesinin Yahudiler olmasına rağmen Musa’nın bir Mısırlı/Yahudi – Olmayan oluşuna yaptığı ısrarlı vurguyu cesur bir adım olarak tanımladığını görürüz. Ancak söz konusu yazarın Yahudileri Avrupalı olmasa da Avrupa’ya ait olarak telakki etmeye çalıştığını ima etmekten de geri durmadığını ileri sürebiliriz.
Bundan yola çıkarak denilebilir ki Said; okuru “İsrail ve Filistin’in parçası oldukları iki uluslu bir devlet için güvenilir bir temele dönüşebilir mi?’’ (s. 72) sorusuyla yüz yüze bırakır. Kendisinin bu soruya verdiği cevap nettir: “Kendi adıma öyle olacağına inanıyorum” (s. 73).
Son bölümde okuyucuyu, “Edward Said’e Cevap” metniyle Jacqueline Rose karşılar. Rose’un burada, tartışmasını iki temel soru üzerinden yürüttüğünü görürüz. İlki, “Said’in, ‘onulmaz şekilde çözümsüz kalmış’ olarak nitelendirdiği, Freud’un kendi Yahudiliğiyle olan ilişkisi’’yle ilgiliyken ikincisi ise, “bu parçalanmış kimlikler sorunuyla ve Freud’un Musa ve Tektanrıcılık’ta travma konusunda söylemek mecburiyetinde kaldığı noktayla ilgili”dir (s. 89).
Rose, aslında burada önerdiği şeyin Said’in, Freud okumasını izleyerek daha ileri gitmek olduğunu söyler. Freud’u sadece, kimlik ikilemini teşhis eden (Said’in iddiası bu yöndeydi) birisi olarak değil aynı zamanda, onun Musa ve Tektanrıcılık çalışmasını şiddet yüklü bir metin olarak, yani kendisinin deyimiyle, politik bir cinayetin öyküsü olarak okunabilir olduğunu öne sürer.
‘’Freud ve Avrupalı Olmayan’’ adlı metin sadece bir karşılaştırmalı edebiyat yapıtı olarak anlaşılmamalı; tarihsel bir sürecin izlerini taşıdığını iddia edebileceğimiz bir mesele olan Filistin ve İsrail konusu için önemli bir metodolojik problemin üstesinden gelme gayreti olarak da kabul edilmeli. Bu anlamda güncelliğini koruyan önemli bir kitap olduğu söylenebilir.
Kaynakça
Said, E.W. (2004). Freud ve Avrupalı Olmayan. (Çeviren: Erol Mutlu). Aram yayıncılık.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →