Engin Nurşani’nin Sesi: Bir Yanık Hançere Bir Ağlak Yürek
Ümit Gündoğdu

Bazı sesler hatıralarımıza mühürlenmişlerdir. Istıraplı gecelerin sabahlarına dek yüzlerce kez dinlediğimiz seslerin tortusu, yarım ağız bir tebessüm anında yahut kalbimizde bir türlü anlam veremediğimiz melankoliyle dolup taştığımız zamanın dip akıntılarında belleğimize çentik atar. Gençliğin heyecanıyla delibozuk zamanların yaralarına pansuman niyetine dinlediğimiz şarkılarla hep yok sayıldığımız aşkların öznesi olurduk. Elbette hüzünle boyanmış bu şarkıların davudi sesi Engin Nurşani’nin sesiydi. 

Nurşani, ozanlığın harında kavrulmuş Antepli (Islahiye/Sakçagözü) Kürt -Alevi bir babanın (Aşık Ali Nurşani) Alman (Angelika) bir annenin evladı olarak Almanya’nın  Krefeld kasabasında hayata “merhaba” dedi. Daha yedisinde ilk bağlamasıyla söylediği türküler Anadolu aşıklarının deminden, Alevi Bektaşi ozanların, dedelerin deyişlerinden çağıldıyordu. Bir odadan bir odaya ‘teli söyleten’ bağrı yanık bu çocuğun gözlerindeki buğu ve  hüzün nereden geliyordu?

Nurşani’nin türküleri 70’lerin emek ve özgürlük hareketlerinden, 12 Eylül rejiminin bölük pörçük hale getirdiği yaralı günlerin kakofonisinde gadre uğramış kuşağın yaşadıklarının seremesiydi. Öyledir ki sevdasını gizli ve acıklı bir biçimde dile döken bu yaralı bilincin sesi yer yer arabesk müziğin söyleme üslubuna dolanır. Arabeskin ses düzeni ve söz motifleri, ağırlıkla vefasız yârin açtığı yaranın ıstırabı etrafında biçimlenir. Nitekim sazını teperek sözünü abartılı bir tonlamayla çalıp söyleyişinin ardında yalnızlığın, hor görülmenin, isyanın, hasretin ve dahi sevdanın kor ateşiyle yanıp tutuşmanın alazı vardır.

Müzik üslubu, ozanlık geleneğinin tesirinde olmakla beraber ritmik ve seri mızrabı ayrı bir duyguyu katık eder yüreğimize. Bu yönüyle Nurşani’nin icrasında tizler bağlamanın teknesinde yanıp sönen bir ateşböceği parıltısını anıştırır. Alelacele mızrap vuruşları, keskin geçişlerin kursakta boğulan eza’nın eksik tümceleri gibi gelir kulağa. Esasen sesin dehlizlerinde beliren içten ve yanık nağmeler, baslarda hissedilir. Böylece hasretin dayanılmaz ağırlığı çöker omuzlara. Ses tonalitesi kuru bir bağırış çağırış değildir, insanın içine düşer ve orada dallanıp budaklanır. Her dinleyişte yaprak yaprak filizlenen bir iç sızısı oluverir.

Diskografya: Yaralı Benliğin Nağmesi

Engin Nurşani repertuvarının temel izleği aşk, hasret, isyan, hüzün, yalnızlık, yoksulluk gibi tematikler etrafında işlenir, yaşam öyküsünün içinden çağıldar. Aşkını isyana tahvil eden hayat gailesinde muğlak geçmişe içkin yar ve sıla hasreti şimdide vuku bulan bir hüznün içine gark eder insanı. Arabesk müzikte oldukça geniş yer tutan bu duygu durumları kaybıyla baş edilemeyen meçhul sevgiliyi nostaljik imgeleme yerleştirir. Folklorik biçeme arabesk söyleyişin sosu katık edilir.

Peki iflah olmaz genç aşıkları duygudaş kılan Engin Nurşani’nin müzikalitesinin özgünlüğü nereden geliyordu? Kent yoksullarından kırsal alt sınıflara değin geniş bir dinleyici kamusu, onun sesindeki kırılganlığın gücüyle yarayı bastıra bastıra kanırtan yaralı benlik imgesine dönüşüyordu. Ekseriya türkülerinde birincil tekil şahısla seslenen Nurşani, yasını tutamadığı sevgiliyi kaybederken kendini de hiç eder. Sevgilinin kor hasretiyle yanıp tutuştuğunda acısına tanık arar gibidir. Buna binaen ağırlıklı olarak ben dili öncelense de duyguyu katmerlendirme gayreti sen diliyle pekiştirilir. Keza yanıt gerektirmeyen retorik sorularla birleşince ayrılığın hakikatiyle yüzleşilir. Yine “neden doğru söylemedin?” sorgu sualiyle hesaplaşma arzusu belirir. Tastamam bu sitemkar çağrı duygular yoluyla dramatik cihete bürünür.

Binlerce insanı tek yürek haline getiren türkülerin sesi Nurşani,  gerek konser kayıtları gerekse uzunçalar soundları hep bir ağızdan söyleme deneyiminin doğurduğu hazla bir yere bir gruba aidiyet hissini güçlendirir. Bu sayede yaralı ruhların değer ve anlam patikaları aynı ufukta kesişir. Dolayısıyla Nurşani türkülerinin sözcelemini kıç üstü oturtmak kaçınılmaz oluyor, derleme halk türkülerini aynı gergefte kanaviçe gibi işlerken duvarda asılı bağlamayla kurulan mizansen tahayyülü,  halk müziğinin özgün seyrini ve derinliğini görünür hale getirir. Barak ağıdının içli havasıyla söylenen türküler ses bulutundan yayılan Alevi ozanların deyişlerindeki isyanın allı yeşilli rengini alır.

Henüz körpecik delikanlıyken ilk albümü Adına bir çizik çektim (2003),  ile geniş bir dinleyici kitlesine seslenen Nurşani’nin diskografisini şöyle bir serimlediğimizde Mutlu musun?(2004), Gülom (2004) gibi hit eserlerinin hemen ardından Sen Nefsine Köle oldun (2006) albümüyle Engin Nurşani müzik kariyerinin doruklarına tırmanır. Yine kronolojik bir kavis çizersek Aşık Mahzuni ve Abdullah Papur’un evlatlarıyla birlikte Üç Ozan Üç Oğul (2008), adıyla derleme eserleri seslendirir. Burada  bir parantez açarsak mevzubahis geçirdiği elim kaza, sonradan gırtlak kanseriyle cebelleştiği günlerde onu şeddeli bir yalnızlığa sürükleyenler kalbinin sesine kulak vermese de o yoluna Gözün Aydın (2011) ve Kolay mı sandın?(2017) ile devam eder. Bu Dünyada Yalnız Kaldım (2021) ise vefatından sonra Deka Müzik tarafından derlenmiş son uzunçalarıdır. Bunun yanında Almanya Bad Kreuznach  Sound (2004)  gibi  ilk dönem çalışması ve Çeşmi Siyahım kısa çalarıyla Engin Ayhan, metaforik manada Engin Nurşani olmuştur.

Memleket hasretiyle küle dönen Aşık Ali Nurşani,  oğluna  mahlasını  emanet etmekle yetinmez (ki bu mahlas ilk plaktaki bir yazım hatası garabetinden mülhem Hürşani ibaresi, Nurşani’ye döner ve öyle de kalır) eserlerinin ezici çoğunluğu onun imzasını taşır.  Adına bir çizik çektim (2003) ve bu albümde yer alan Unutmadım ki (2003) teklisi Mutlu musun? (2004), Gülom (2004) uzun çaları Engin Nurşani’nin kendi besteleridir.  Gülümseyişindeki kederli ifadeyle söylediği Verin benim sevdiğimi (2003) ve Beni de düşün (2003),  her ikisi de Aşık Meftuni besteleridir. Sılada sılasız kaldım (2003 ) ise bir Abdurrahim Karakoç şiirinden bestelenmiştir.

Nurşani Türküleri’nin Duygular Atlası

Engin Nurşani eserlerinin duygular atlasına baktığımızda;“Ne vicdansız ele kaldım yaradan/ Hep sövdüler, kov ettiler beni, gör/ Issız bir mezarda kaldı mezarım/ Tuzak kurup av ettiler beni gör” dizelerinde billurlaşan vefasız hayırsız sevgiliye sitem,  derin bir yalnızlık ve yok sayılmışlık hissiyatına ulanır. Ezgileri ve şarkı sözleri onu dinleyenlerin kolaylıkla aidiyet bağı kurabildiği, katılabildiği türdendi. Kah bir yoksulluğun görünmezliğine itiraz ederken “Fakir ölse şaşan olmaz/ Evi yansa koşan olmaz/ Mezarını deşen olmaz/  Ne olacak Enginin hali/ “Kah devamında bağırıyom duyulmuyor/ Çağırıyom duyulmuyor vay” deyişinde olduğu gibi topluma bel bağlamayı yâre vuslatın önünde aşılması gereken bir duvar olarak tasavvur eder. Genel itibariyle eserlerinde sözü edilen yoksullukla ilintili dizeler ve fani dünya nimetlerine tamah etmenin acizliğine yapılan vurguların tümü son kertede aşka ilmiklenir. Bu ilmiklenme arabesk kültürün insan ilişkilerini romantize ederek soyutlama düzeyine çıkarışıyla paralel bir şekilde ilerler. Birbirine ulanan duygular kümesiyle sıklıkla karşılaştığımız bu ses evreninde;  acı, eza, yara, sızı, hasret sözcüklerinin altı kalın italikle çizilerek yinelenir.

“Unuttum adına bir çizik Çektim/ … Yüreğime kazdım senin adını” dizesinde sevgilinin adına çizik atarken zihinde simgesel olarak kurulmuş bir toplum imgesine gönderme yapar. Kendi yaralarının sızısını sosyolojik bir ifade biçimiyle dile getirir. Onun aşkı dinleyicilerin aşkına dönüşerek ortak bir deneyim yaratır. Bu da kolektif gövdenin yaralarını sağaltan bir alan açar.

İntizarın dilden düşmediği “Bir işe yaramam öldürün, ne olur/ Yanarım aşkına söndürün ne olur” dizelerinde peyda olan ıstırabın görmezden gelinişiyle yaralanırken kendi varlığını söküp atılması gereken yara uzvuna ikame eder,  bu vaziyetle yaralı beden içerden tükenerek kendine yabancılaşır.

Toplumsal değişimin bireyin yaşamı üzerindeki tesirini irdeleyen Yabancı (2003) eserindeki “Geçen yıllar gençliğimi götürdü/ Hayalim yarına dünler yabancı” dizeleriyle ifade edilen geçmiş bir türlü geleceğe yol alamaz, özne kendi hayallerine bile yabancılaşır. Hızla tükenen hayatın hay huyu içinde tutunacak bir dal bulamaz.

Yine Gülom (2004), eserinde geçen “Bu gecede uykuları böldüm gülom gülom/ Senin için” nidasıyla seslenilen sevgili “Nurşani’de hal kalmadı/ Tutacağım dal kalmadı/ Gitti bahar gül kalmadı” dizeleriyle anlam yitimine yuvarlanır. Anladığı kadar var olan öznenin anlam bahşedemediği bu kayıp duygusuyla birlikte avuçlarındaki son umut topakları da un ufak olur.

Alevilerin sürgün, katliam ve isyan tarihine kement atan Unutmadım ki (2003), “Onca aydın yakıp ozan astınız, ozan astınız/ Canımıza kıymak oldu kastınız/ Hüseyin'i Kerbela'da kestiniz/ Unuttum mu sandın, sandın unutmadım ki …” eserinin dizeleri Madımak’ta yakılan, katledilen ozanlardan büyük yasa - Kerbela’ya- uzanan kıyımın protest sesi olur. Keza devamında 1400 sene çektim bu yükü/ Maraş Çorum Sivas sanmayın dünkü/ Unuttun mu sandın sandın unutmadım ki…” dizeleriyle belirgin hale gelen kolektif belleğin yaralarına gönderme yapar, Aleviliğin heterodoksi yorumunu safi folklorik ve islami forma dahil eden egemenin sularını bulandırır.     

Abdurrahim Karakoç’un şiirinden bestelenen Sılada Sılasız Kaldım -Yazım Garip Kışım Garip (2003), “Sılada sılasız kaldım uy uy/ Suyum garip, aşım garip/ Ben kendime gurbet oldum, uy uy/ …Yazım garip, kışım garip/ …Kabrim garip, taşım garip” türküsünün dizelerindeyse Almanya acı vatanda sıla hasreti çeken Nurşani ailesinin serencamına raptiyeleniriz,  kuşaklar boyu birbirine teyellenen bir tür gurbet bilincinin doğumuna şahit oluruz.  Ki Aşık Ali Nurşani’nin  gurbeti ‘ayakkabıyla misafir halısına basma’ nevinden bir mahcubiyetle ifade ettiği deneyim zihinsel yarılma anına işaret eder,  arafta kalmış yersiz yurtsuz garibin sıla hasreti sinesinde dağlanır. Artık gurbet ne orada, ne burada gurbet ta içerdedir. Bu açıdan Engin Nurşani’nin yanık ve billur sesinde yankılanan dizelere kısaca değinmek bile Nurşani’nin ses evreninde dolaşan kırık zaman duygusunun tesiri altında bırakır insanı.

Ömrünü türkülere nakşeden Nurşani’yi kimler neden, niçin dinliyordu? Suali ucu bucağı belirsiz düşünce ufkuna uzanır. Nasıl biriydi bu genç delikanlı? Esmer, yağız, karaşın değildi mesela. Almanya’da doğup büyümüştü. Antep ağzıyla konuşur, bağlama çalıp türkü söylerdi. Unkapanı müzik direktörleri ona ‘Sarışın türkücü mü olur?’  diyerek saçlarını karaya çalarken de ne halis muhlis esmer türkücü olabildi ne de şan şöhretin yaldızlı ikonu. Övgülere layık mıydı sövgülere müstahak mıydı? essahtan kimdi bu çocuk?  O tepeden tırnağa kalbin hafızasıydı, yüreği dağlı herkesin cebindeki hüzünlü aşk defteriydi. Öyledir ya onun türkü demeti halen terütâze ve direngenliğiyle yaşamaya devam ediyor.

 

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin