Edebiyatın direnen hafızası
Yıldız Çakar

Yıldız Çakar’ın edebiyatı, bireysel bir anlatının ötesinde, dil, kimlik ve hafıza ekseninde şekillenen güçlü bir tanıklık alanı açıyor. Şiirle başlayan yazı serüveni travma, direniş ve dönüşümle birlikte roman, tiyatro ve denemeye uzanan çok katmanlı bir üretime evriliyor. Kürtçe yazmayı bilinçli bir tercih olarak konumlandıran Çakar, bu dili yalnızca bir ifade aracı değil, aynı zamanda varoluşsal bir zemin olarak kuruyor.

Yıldız Çakar’ın metinlerinde hafıza, sabit bir geçmiş değil; sürekli yeniden yazılan, eksilen ve çoğalan bir alan. Yazı ise unutmaya karşı geliştirilen güçlü bir direnç biçimi. Kadın olmanın ve Kürtçe yazmanın getirdiği yapısal zorluklara rağmen, edebiyatı hem kişisel bir iyileşme alanı hem de kolektif bir söz kurma pratiği olarak sürdürüyor.

Bu söyleşi ile Yıldız Çakar’ın iç dünyasına olduğu kadar, edebiyatın bugünkü imkanlarına ve sınırlarına ayna tutmaya çalıştık.

Hakan Türkmen: Sizi henüz tanımayan okurlar için, kendinizi ve yazıyla kurduğunuz ilk bağı nasıl anlatırsınız? Yazı hayatınıza ne zaman ve nasıl girdi?

Yıldız Çakar: Diyarbakır doğumlu olsam da aslen Karacadağ’lıyım. Yazıyla ilk bağım annemin şiir yazma çabasıyla oluştu. Henüz ilkokul öğrencisi olmama rağmen, annemin şiirlerini defterlere yazmak, onları düzenlemek sanırım bu alandaki ilk deneyimlerim oldu. Yanı sıra ailede hem dengbêjlik kültürü hem de hikâye anlatıcılığının olması, hayal dünyamı ve daha sonra da yazım dünyamı zenginleştirdi.

Yazmaya başladığınız ilk dönemi düşündüğünüzde, bu yöneliş daha çok bir ihtiyaçtan mı doğdu, yoksa kendiliğinden gelişen bir ifade biçimi miydi?

Şiirle başladım bu yola. İlk yıllar şiirin sesini, imgelerini, anlamsal ve biçimsel yanlarını işlerken bu daha çok içsel bir yolculuktu. Kendi kendine olan, içindeki sesi söze döken bir akıştı. Fakat 1995 yılında evimize yapılan Hizbullah saldırısında ben ve ailem ağır yaralı olarak kurtulduk. Bir mucize bizi hayata bağladı. Her ne kadar yaralarımız kabuk tutup iyileşmiş gibi görünse de, bu izleri bedenimde ve ruhumda taşımak çok ağır geldi. Bundan dolayı şiir ile başlayan yolculuğuma başka yazım türleri de zamanla eklendi. Roman, tiyatro oyunları ve denemeler de yazmaya başladım. Çünkü yazı sadece bir yol değildi; bir iyileşme, dönüşme ve evrilme aracıydı - bütün duygulardan. Bundan dolayı kendi yolunu bulan bir su gibiydi yazmak.

İlk metinlerinize bugün baktığınızda, orada daha çok bir arayış mı görüyorsunuz, yoksa o günden bugüne uzanan bir yönün ilk izlerini mi?

İlk metinlerim anne sütü gibi. Hem çiğ hem tatlı hem acı. Evet, bir arayışım var. Fakat bu arayışın bu dünyada aranıp bulunacak bir şeye benzediğini sanmıyorum. Daha çok içsel bir şey.

Bir Kürt kadın yazar olarak edebiyata adım attığınız dönemde sizi en çok etkileyen koşullar nelerdi?

Günün şartları beni en çok etkileyendi. Çünkü Kürtçe yazmaya karar vermiştim ve etrafımda Kürtçe yazan bir elin parmakları kadar yazar vardı. Ve benim için çok zor bir yoldu. Çünkü hem kadın ve Kürt olmak hem de Kürtçe yazacak olmanın verdiği bütün dezavantajlar önümdeydi. Okuluna gitmediğim, yazı dilini kendi kendime öğrendiğim anadilim ile yazdığım metinlerin okuyucusu da çok azdı. Fakat kültürüne güvenmek, dilinin edebiyatına inanmakla başlayan bu yolculuk için önce yol yapmak gerekiyordu. O yolu yapmak da çok emek ve bedel gerektirdi. Fakat ayrıca belirtmem gerekir ki dönemin kadın mücadelesi benim için bir ışık oldu.

Yazı diliniz olarak Kürtçeyi seçmek sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bu seçim bilinçli bir duruş muydu, yoksa doğal bir yönelim mi?

Bilinçli bir tercihti Kürtçe yazmak.

Kürtçe yazmanın bugün hala süren zorluklarını nasıl tanımlarsınız? Yayıncılık, okur kitlesi ya da görünürlük açısından ne tür engellerle karşılaşıyorsunuz?

Ana dilde eğitim olmadıkça Kürtçe yazma ve okuma oranı çok fazla değişiklik göstermez. Bundan dolayı da yazılan Kürtçe bir roman her eve giremiyor. Çünkü Kürtler ana dilleriyle okuyup yazamıyorlar. Evet belki milyonlarca Kürt, Kürtçe konuşabiliyor ama okuyamıyor, yazamıyorlar. Bu da Kürtçe yayıncılığı ve okur kitlesi açısından en büyük sorun. Bu nedenle Kürt edebiyatçılarının başka dillerde yazanlar kadar görünür olmamaları doğal. Maalesef tanıtım araçları, medya ve buna benzer güçlü görünürlük olanaklarına da sahip değiliz.

Yazdığınız dil ile yaşadığınız dünya arasında bir mesafe hissediyor musunuz, yoksa yazı bu mesafeyi kapatan bir alan mı açıyor?

Kürtçe yazıyor ve Kürtçe yaşıyor olmama rağmen günlük hayatımda Türkçe ve Almanca da konuşuyorum. Bu bazen çok yorucu olabiliyor. Yazı bir alan değil benim için yaşamımın ta kendisi.

Bir kadın olarak Kürtçe yazmak sizce edebiyat içinde nasıl bir yerde duruyor? Bu durum size ek bir sorumluluk ya da yük getiriyor mu?

2000 yılında Arjen Arî ile bir sohbette şiir okumuştum. Henüz o zaman Kürt edebiyatında kadın sesi ve yazımı üzerinde bir farkındalık oluşmamıştı bende. Arjen Arî okuduğum şiirden sonra bana, bu şiirlerin hemen bir kitap olarak basılması gerektiğini ve kadın yazımı için bir örnek oluşturmam gerektiğini söylemişti. Bunun o zaman ne anlama geldiğini tam olarak anlayamamıştım. Ta ki 2 yıl sonra Musa Anter şiir yarışmasında ödül aldığımda benimle röportaj yapmaya gelen bir gazetecinin “hangi Kürt kadın yazarları tanıyorsun?” sorusuyla Arjen Arî nin ne demek istediğini yeni kavramıştım. Bu soru üzerine yaptığım araştırmada Kürt kadın şairlere dair bilgi bulamamıştım. Daha sonraları Rojhilat Kürdistanı’nda önceki yüzyıllarda yaşamış kadın şairlere dair bilgiler ortaya çıktı.

Belki başkalarının da eserleri vardı fakat yok edildiler. Bilemiyorum. Ve o röportajdan sonra şiirlerim kitap olarak yayınlandı. O gün şiirlerimi yayınlamak bu anlamda bir sorumluluktu.

Hafıza sizin yazı dünyanızda nasıl bir yer tutuyor? Yazdıklarınız daha çok hatırlamanın bir sonucu mu, yoksa yeniden kurmanın bir biçimi mi?

Hafıza sadece bir arşiv değildir. Çünkü orada tutulan şeyler her zaman kendi gibi kalmıyor, zamanla aşınıyorlar; yerleri, biçimleri, sesleri değişiyor. Birbirini tamamlayan parçalar bazen birbirlerini tutmuyor. Bundan dolayı yazdıklarım ne yalnızca hatırlamanın ürünü ne de bütünüyle yeniden kurmanın, ikisinin karışımıdır dersek belki daha yerinde olur. Hatırlanan şeyin ne kadar gerçek ne kadar eklenmiş olduğunu tam olarak bilemeyiz. Edebiyatın işlevi de tam da bu noktada önemli. Çünkü o aradaki boşlukları doldurur. Geçmişi geri çağırmıyorum, onu bugünün diliyle, rengiyle, biçimiyle yeniden yazıyorum.

Unutmak ile yazmak arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Yazı, sizin için bir yüzleşme alanı mı?

Yazı unutmaya karşı bir direnme biçimdir. Unutulanı, yok olanı, yeniden kurma çabasıdır yazı. Yüzleşmekten çok, kendini görmektir. Eksiğiyle, fazlasıyla...

Metinlerinizde tekrar tekrar döndüğünüz temalar ya da “yaralar” var mı? Bu tekrarlar sizin için neyi ifade ediyor?

Evet, tekrarlar var. Birçok metnimde dönüp dolaşan bazı yaralar var. Aslında ben onları bir tekrar olarak görmüyorum. Derinleştikçe bu yaraların şekli, sesi, dili, rengi değişiyor. Bundan dolayı birçok metnimde aynı yaranın birçok ayak izi vardır. Çünkü bazı yaralar geçmez, sadece şekil değiştirir. Yazmak da bunu kayda almaktır.

Hikaye kurarken gerçeği yeniden mi inşa ediyorsunuz, yoksa onunla aranıza mesafe mi koyuyorsunuz?

Gerçeği bütünüyle inşa edemeyiz ve inşa ettiğimiz gerçekle de aramıza çok fazla mesafe de koyamayız. Birbirinin alanından geçen, geçirgen ve dönüşen şeyler bunlar. Gerçeği dönüştürmenin yolu içindeki görünmeyeni bulmak, onu biçimlendirmek. Eğer bir mesafeden bahsedecek olursak, o mesafe daha iyi görmek, daha iyi duymak için…Hikâye de tam da o eşikte ortaya çıkıyor.

Karakterleriniz size ne kadar yakın? Onlar sizin bir parçanız mı, yoksa olamadıklarınızı taşıyan başka ihtimaller mi?

Bazen yakın, bazen de çok uzaklar. Evet, birer parçam olan da var, yabancı olan da. Her karakter zaman ve mekâna göre kendi hikâyesini yazandır. Bazen ona hiçbir müdahale de bulunamazsın. O çizer gerçeğini, mesafesini.

Yazma sürecinizde daha çok disiplin mi belirleyici, yoksa yazı kendiliğinden mi sizi buluyor?

Daha çok disiplin, fakat suyun akışı gibi doğal bir şekilde beni bulduğu da olmuştur.

Yazarlık yolculuğunuzda sizi en çok zorlayan anlar neler oldu? Bu zorluklar sizi nasıl dönüştürdü?

Yazdığım bazı şiirler ile romanlarımın tümünde günlerce etkisinde kaldığım kısımlar ve karakterler oldu. Gerîneka Guernicayê (Guernika Girdabı) romanımda da Ev Rê Naçe Bihûştê (Bu yol cennete çıkmaz) ve Hangar Fünf’te (5 Nolu Hangar) bu oldu. Ancak son yayınlanan Bazirganê Xeyelan (Hayal Taciri) romanımda karakterlerimin duygularını çokça yaşadım.

Ayrıca kadın olmak ve içinde bulunduğum eril edebiyatın ezberlerine uygun olmamam birçok kötülüğü yaşamama sebep oldu. Sansüre uğradım, engellendim. Fakat bu engellemeler beni bu konuyu daha derinlemesine anlamamı ve direnişimin daha da güçlenmesini sağladı. Aslında belki de teşekkür etmeliyim bu kötülüğe. Çünkü başka bir zihin uyanması yaşadım. Tarihten bugüne kadar kadınların sanat ve edebiyatta ne zorluklar ve acılar çektiklerini -bugünün dünyasında yaşadım. Bu yaşanmışlık onlarla bağımı güçlendirdi. Ve kendi kendime söz verdim. Bizden çalınan gerçekliğimize ihtiyaç var. Ne olursa olsun durmak yok. Kan revan içinde olsan da kalemin kırık olsa da son nefesin kalmış olsa da durmadan yola devam. Bu benim dönüşümüm. Acının ve kötülüğün böyle bir gücü var. Kırıldığın yerden, incindiğin yerden daha güçlü yeşeriyorsun.

Kürtçe yazan bir kadın yazar olarak görünürlük kazanmak sizin için nasıl bir süreçti?

Görünür olmak bir emeğin, bir çabanın veya iyi bir eserin sonucudur. Benim için görünürlük edebiyatın yarattığı etkidir. Uluslararası edebiyat dünyasında kendi anadilimle görünmek aslında gurur duyduğum bir süreç. Çeviri ile başka dillerdeki okura ulaşma sürecinde “devletiniz yok diliniz de yok” gibi bir yok saymaya Ortadoğu dışında da karşılaştım. Bunun yanı sıra başka engellemelerde oldu. Hatta “Kürtçe konuşma dili bununla nasıl roman yazdın” gibi küçük görme, yok sayma ve bunun propagandasını yapanları da gördüm.

Bugüne kadar elde ettiğiniz başarıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu başarıların arkasında nasıl bir emek ve mücadele var?

Aslında yazarlık için verdiğim mücadele ve zamana kıyasla kendimi başarılı saymıyorum. Şiir kitabımı 2003 yılında yayınevine gönderdim. 23 yıl az bir zaman değil. Bu 23 yıl içinde 11 kitabım yayınlandı. Bunlardan 4’ü roman. Ayrıca 2 kitabımın Almanca çevirileri yayınlandı. 3 büyük tiyatroya oyunlar yazdım. Bunlar da İngilizce, Almanca, Arapça ve Türkçeye çevrildi. Onlarca deneme, makale vs…

Avrupa'ya gelinceye kadar bu uğraşımdan da herhangi bir maddi kazancımın olmadığını da net olarak belirtmek isterim. Hatta Almanya’ya ilk geldiğimde resmi kurumlarda mesleğimi yazarlık olarak kaydettiğimde yıllık kazancım sorulmuştu. Para kazanmadığımı söylediğimde, bunun meslek değil hobi olduğunu söylediler. Çünkü Avrupa'da yazarlar ve sanatçılar hayatlarını idame edebilecek kadar para kazanırlar. Bu olanak var.

Zorlukları anlatmam bir röportaj konusunu aşar. Belki bir gün bir kitap olarak bu günleri, bu emekleri tek tek yazarım.

Yazdıklarınız sizi özgürleştirdi mi, yoksa beraberinde yeni sorumluluklar da getirdi mi?

Yazarlığın sağladığı ifade olanağına sahip olmak tabii ki ayrıcalık ve özgürlüktür. Ancak özellikle bir yerden sonra getirdiği sorumluluklar da ağır olabiliyor. Bunlar etkilediğiniz kitleye, dilinize, kültürünüze ve genel olarak halkınıza ve insanlığa karşı bir sorumluluk duygusudur.

Yazıyla kurduğunuz ilişki zaman içinde nasıl değişti?

Yazıyla çocukluğumdan beri kurduğum bağ zamanla biçimsel ve anlamsal olarak çok değişti. Duygusal ve asi olarak başlayan bu ilişki, yaşa ve ortamın şartlarına bağlı olarak realist bir ilişkiye dönüştü diyebilirim.

Bugünün dünyasında edebiyatın sesi sizce daha mı kısıldı, yoksa daha derin bir yerden mi konuşuyor?

Teknik ve anlamsal olarak iki farklı değerlendirme yapmak lazım. Öncelikle teknoloji edebiyatı başka bir alana kaydırdı. Kolaylıklar ve meydan okumalar iki ayrı uca doğru mesafesi açıldı. Daha önceki edebiyat uğraşısı daha meşakkatli iken, değeri ve ağırlığı daha büyüktü. Şimdi ise artan teknoloji ile edebiyatın daha önceki değeri ve ağırlığı sinema sektörüne kaymış durumda. Fakat en nihayetinde edebiyat çekirdek yerini korumaya devam edecektir.

Kürt edebiyatını bugün nasıl konumlandırıyorsunuz? Bir direniş alanı mı, bir ifade biçimi mi, yoksa ikisinin ötesinde başka bir şey mi?

Her ne kadar yüzlerce yıllık bir sözlü edebiyatı varsa da yazılı modern edebiyatı yenidir. Klasikleri saymaz ve sadece son 50 yılı ele alırsak, Kürt edebiyatı dünyaya yavaş yavaş açılmaya da başladı. Bu alan artık sadece direnişin alanı değil, varoluşun, kimliğin, dilin, kültürün başka dünyalarda kendini göstermesi, etkilemesi, tanıtmasıdır.

Sizce edebiyat hala toplumsal dönüşüm yaratma gücüne sahip mi?

Hayat var oldukça edebiyatın değiştirme-dönüştürme gücü de hep var olacaktır.

Henüz yazmadığınız ama sizi beklediğini hissettiğiniz bir hikâye var mı?

Evet, var. Belki bir gün..

Yazarlık sizin için bir iz bırakma çabası mı, yoksa izleri takip etmenin bir yolu mu?

Her ne kadar iz bırakma arzusu bir realite olsa da, yazarlık benim için bir iyileşme aracı.

Son olarak okurun zihninde tek bir soru bırakma şansınız olsaydı, bu ne olurdu?

Yazdığım bütün romanlarımda okuyucuya zaten bir soru bıraktığımı düşünüyorum.

 

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin