Dünya ve Türkiye'de Ulus-Devlet Nosyonu
Nilüfer Kuzu

mimar_2

Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle ile eş zamanlı olarak modern devletin ortaya çıktığı söylenebilir. Ulus olgusunun meydana gelme sürecini ekonomik bağlılıkların gelişmesi ve merkezi devletlerin kuruluşu hızlandırmıştır. Ulus-devlet yapısı ilk olarak Avrupa’da feodal siyasal yapının son bulması ve onun yerine merkezi devletin yapısını esas alan siyasal düzene geçilmesinde kurgulanmıştır ve daha sonraki dönemlerde de dünyanın diğer yerlerine aktarılmıştır. Ulus-devleti ortaya çıkaran Amerikan ve Fransız devrimleridir. Ulus devletlerin ortaya çıkmasında 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın sonu arasında yaşanan savaşların sonucunda askeri ve siyasi otoritenin merkezileşmiş olmasının, bir sonucu olarak daha fazla verginin devletler tarafından toplanabilmesinin, devletlerin otoritelerini kullanabilmeleri için gerekli olan bürokratik mekanizmalara sahip olmaya başlamalarının etkileri olmuştur. Bu süreçte feodal yapının çözülmüş ve toplumsal gruplar kendi aralarındaki ilişkileri değişik sözleşmelere dayandırmak durumunda kalmışlardır. Feodalitenin çözülmesi durumunda değişik birimler arasında meydana gelen savaşlar, Avrupa’daki değişik halklar arasında farklılıkların artmasına ve aralarında nefret duygusunun yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu durum daha sonraki dönemlerde milletlerin ortaya çıkmasında etkili olan faktörlerden biri olmuştur.

Wallerstein, modern devletin kendine özgü bir yapı olduğunu belirtiyor. Ona göre modern devletin en belirgin kendine özgü özelliği, egemenlik iddiasında bulunmasıdır. Modern dünyada egemenlikten söz edebilmek için karşılıklı tanıma olgusunun gerçekleşmesi zorunluluktur. Wallerstein’a göre, uygulamada durum çok farklıdır. Hiçbir devlet uygulamada içe dönük olarak tam egemen olmamıştır, çünkü içten değişik şekillerde bir direnişle karşılaşmaktadır. Hatta birçok devlette anayasal çerçevede devletin egemenliği sınırlandırılmıştır. Ayrıca devletin dış egemenliğinin de uygulamada mümkün olmadığı görülmektedir. Uygulamada devletin birebir içişlerine müdahale ettikleri ve uluslararası hukukun da dışa dönük egemenlik konusunda birçok sınırlamalar getirdiği görülmektedir. Ayrıca güçlü devletlerin çok rahat bir şekilde diğer devletlerin içişlerine müdahale ettikleri de bilinmektedir.

Machiavelli, egemenliği “güçler arasında en üstünü” (superanus) anlamında ilk kez kullanmıştır. Egemenlik kavramını siyaset literatürüne sokan ise Jean Bodin’dir. Bodin’in geliştirmiş olduğu egemenlik kuramı, ulus-devletin tam olarak gerçekleşmesi için merkezi hükümetin güçlenmesinin teorik alt yapısını oluşturmuştur. Hobbes egemenliği “en üstün iktidar” şeklinde tanımlamıştır. Hobbes modern devletin egemenliğin tek temsilcisi olarak yerini alması gerektiğini savunmuştur. J.J. Rousseau “Toplum Sözleşmesi” adlı çalışmasında bireylerin tekil iradelerinin genel irade içerisinde gelişmesi ve bu iradenin toplumun ortak iyiliğinin ortaya çıkması olarak ortaya konması söz konusudur. Bu yaklaşım Fransız Devrimi’nin ilham kaynağı olmuştur. Tıpkı Hobbes’da olduğu gibi Rousseau’da da egemenlik temsil yoluyla devredilmektedir. Bu yaklaşımlarda temsil kurumu ortaya koymaktadır ki bu modern devletin ilkelerinden biri haline geliyor.

“Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz.

Bu birlik sözleşmesi, o anda sözleşmeyi yapan kişilerin varlığı yerine, toplantıdaki oy sayısı kadar üyesi olan tüzel ve kolektif bir bütün oluşturur. Bu bütün, ortak benliğini, yaşamını ve istemini bu sözleşmeden alır. Bütün öbür kişilerin birleşmesiyle oluşan bu tüzel kişiye eskiden site denirdi; şimdiyse cumhuriyet ya da politik bütün deniyor...(...) Ortaklara gelince, onlar bir birlik olarak halk, egemen gücün birer üyesi olarak teker teker yurttaş, devletin yasalarına boyun eğen kişiler olarak da uyruk adını alırlar.” (Toplum Sözleşmesi)

Ulusçuluğun temel ilkesi olan “egemenlik ulusundur” söylemi ve kuvvetler birliğinin savunucusu Rousseau’ya göre, egemen varlık, kendini yalnız bir tek bakımdan görebildiği için, kendi kendisiyle sözleşme yapan bir kişi durumundadır. Varlığın borçlu olduğu sözleşmeyi savunmamak, kendini yok etmek demektir; kendisi hiç olan bir şey ne yaratabilir ki? Hiç! Rousseau’ya göre, egemenlik başkasına bağlanamaz, bölünemez ve egemen varlık isteyince, her yurttaş devlete yapabileceği hizmetleri hemen yapmak zorundadır. Toplum Sözleşmesinin amacı sözleşmeyi yapanların korunmasıdır. Yurttaş yasanın “Atıl!” dediği tehlike üstüne yargı yürütemez ve hükümdar da “Devlet için çıkar yol senin ölmendir!” dediği zaman yurttaş ölmek zorundadır.

“Egemenlik hangi nedenlerden ötürü başkasına bağlanamazsa, yine aynı nedenlerden ötürü bölünemez, çünkü istem ya geneldir, ya da değildir; ya halkın tümünün istemidir ya da sadece bir bölüğünün. Birinci durumda, açığa vurulan bu istem bir egemenlik işidir, yasayı oluşturur; ikincisindeyse sadece özel bir istem ya da yöntem işidir; çok çok bir kararnamedir.

Ama bizim politika yazarlarımız egemenliği ilkesinde parçalara ayıramadıkları için, konusunda ayırıyorlar. Onu güç ve istem, yasama gücü ve yürütme gücü, vergi, adalet ve savaş hakları gibi bölüyorlar; iç yönetim ve dış ilişkilere girişme yetkisi diye bölümlere ayırıyorlar. Kimi zaman bütün bu parçaları birbirine karıştırıyor, kimi zaman da birbirinden ayırıyorlar. Egemen varlığı ayrı ayrı parçalardan eklenerek oluşan gereksiz bir varlık durumuna sokuyorlar...”

Görüldüğü üzere Rousseau kuvvetler birliğini savunarak, kuvvetler ayrılığına karşı çıkmaktadır.

Ulus-devletler yaptıkları faaliyetleri ulusal bağımsızlık ve ulusal kimlik söylemleri yoluyla meşrulaştırmaya çalışırlar. Milliyetçilik bir ideoloji olarak ulus devletleri meşrulaştırıcı rol oynar. İdeolojilerin dünya düzeninin inşa süreci olarak yaratılmış olduğunu unuttururlar. Bu bağlamda milliyetçilik ideolojik olarak ulus-devletlerin bir inşa sonucu oluşturuldukları gerçeğini toplumlara unuttururlar. Bu yolla ulus-devletlerin doğal olduklarına dönük bir algının oluşmasını sağlamıştır.

Etno-milliyetçi tehlikelere karşı ulus-devletin başvurdukları iki yol mevcuttur: Ya etnik temizliğe başvururlar, ya da siyasi birliği sağlamak için farkı seçenekler üzerine durarak çareler bulma yoluna giderler. Siyasal kültür birliği ancak anayasaya bağlılık ile gerçekleşecek bir yurttaşlık anlayışı ile mümkün olabilir.

Ulus-devletler üniter yapıya sahiptirler ve çoğulculuğu kolay kolay kabul etmeye yanaşmamaktadırlar. Burada üniterlikten kasıt, tek bloklu toplum yapısıdır. Ulus-devletlerin hemen tamamı demokratik ve parlamenter bir yapıdan yana olduklarını ileri sürseler de, uygulamada milliyetçi anlayışı devam ettirdikleri için söyledikleri ile uygulamaları örtüşmemektedir. Ali Bulaç’a göre ulus-devletlerin tamamı baskı sonucunda yerleşmişler ve günümüze kadar gelebilmişlerdir. Ulus-devlet olgusunu ilk gerçekleştirmiş olan Batılı devletlerde daha ağırlıklı olmak üzere ulus-devlet olgusu ve buna bağlı olarak ortaya çıkmış olan ulusal birlik ve ulusal kimlik gibi olgularda da bir erozyon kendini göstermektedir.

Milletlerin inşasında bütün ülkede geçerli resmi bir dilin yaratılması ve diğer dillerin marjinalleştirilerek zaman içerisinde yok olmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Nitekim Fransız Devrimi sırasında “Yerel Ağızların Yok Edilmesinde ve Fransız Dilinin Evrenselleştirilmesine İlişkin Kanun” çıkarılmıştır.

Türkiye Örneği

Türkiye özelinde ulus-devlet formasyonunun ortaya çıkış dinamikleri, 1918-1922 yılları arasında Anadolu’da çeşitli örgütlenmeler ve kongreler vasıtasıyla kendisini bir asli kurucu olarak kurma çabalarından ve bu çabaların başarıya ulaşmasını sağlayan çeşitli askeri zaferlerden beslenmiş ve Cumhuriyet’in ilanı ve Halk Fırkası’nın yaklaşık yirmi yıl sürecek iktidarı döneminde belirgin bir biçimde şekillenmeye başlamıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, özellikle Freidrich List’in fikirlerinden yararlanarak oluşturmaya çalıştığı milli burjuvaziye dönük politikaların yanısıra, âdemi merkeziyet düşüncesini de içine alan milli ve seküler bir siyaset izlemiştir. Tarık Zafer Tunaya İTC’nin izlediği siyasayı şöyle anlatır: “Önce Cavid Bey tarzı bir liberalizm, sonra ‘İktisadın Bismarkı’ Friedich Lich doğrultusunda sanayileşmeye yönelik, kapsamlı bir ‘milli ekonomi’ , en sonunda da savaş ekonomisi gündeme gelir.”

Mali güç için gerekli görülen reformları destekleyen ve milli iktisadi görüşü savunanların başında Tekin Alp (Moiz Kohen), Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Parvus Efendi gibi entelektüeller geliyordu.

Cumhuriyetle birlikte Kemalist iktidarın kurmaya çalıştığı ulus-devlet ekseninde ulusçuluk, İTC döneminden farklı olarak, kurucu bir ideoloji rolünü üstlenmiştir. Bu ideoloji ile birlikte Kemalist devletin ulus-devlet hayali gerçeğe dönüşürken, ulusal habitus da biçimlenmeye başlamıştır. Artık halk, Osmanlı’da olduğu gibi sadece denetlenmemekte aynı zamanda da büyük bir değişime de tabi tutulmaktadır. Bu haliyle Türk milliyetçiliği ve Türkiye’deki ulus-devlet formasyonunun kuruluş süreci Peter Alter’in deyişiyle bir tür “reformcu milliyetçilik” örneği kabul edilebilir.

Kemalist ulus-devlet tahayyülü, meşruiyetinin zeminini İngilizce ve Fransızca’daki “uygarlık”, Almanca’daki “kültür” nosyonundan alır. Bu nosyon öylesine önemlidir ki, Benedict Anderson’un da vurguladığı üzere, bu dönemde kurulan devlet bankalarına Etibank, Sümerbank gibi isimler verilmiştir. Eğitimden, adalete ve gündelik hayatın başka veçhelerine uzanan bir çizgide ulus-devletin modernleşme projesi, “seküler milliyetçi bir ideoloji ile desteklenmiş” bir dizi çok yönlü reforma temel oluşturmuştur.

“Türk mektebi, eline teslim edilmiş olan her Türk çocuğunu Cumhuriyet rejiminin psikolojisi ve ideolojisini tamamıyla kavramış, Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti için azami derecede faydalı bir Türk vatandaşı haline getirmeye mecburdur.” (Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay, 1931)

Balkan Savaşları’nın neticesinde alınan kararlar Osmanlı Hükümeti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda kendisine çizeceği yolların tayininde belirleyici oldu. Bu yolların ilki ordunun modernizasyonunda Alman uzmanlardan yararlanılması, ikincisi de İttihat ve Terakki karar alıcılarının Türkçülük ideolojisine daha da sarılmalarıdır.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türklük, somut bir referans olmayan bir kavramsal kurgu olma özelliğini sürdürdü. Yönetici elit Osmanlı’ydı ve bu koşullarda imparatorluk merkezinde, Türklüğün, etnik bir üstünlük ideolojisine doğal dayanak oluşturmaya başlaması söz konusu değildi. Yine de bu hususta Kushner’e göre, bir Türklük duyarlılığı daha eski tarihlere kadar geriye götürülebilir. Bunun doğru olması mümkünse de, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türk milliyetçiliği marjinal bir entelektüel seçenek durumundaydı ve Jön Türklerin yönetici kadroları tarafından da Türkçülüğe kuşkuyla yaklaşılıyordu.

1930 yılı sonlarında meydana getirilen “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı 606 sayfalık eserde Türk Tarih Tezi belirgin hale geliyordu. Eser ilk etapta çok miktarda bastırılmamış, sadece 100 adet bastırılıp ilgililerin eleştirisine sunulmuştur. “Bu Kitap Niçin Yazıldı?” adını taşıyan “Giriş” kısmında, “...Türk deha ve seciyesinin esrarını meydana çıkarmak ve Türkün hususiyet ve kuvvetini kendini göstermek,ve milli inkişafımızın derin ırkî göklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz: Bu tecrübe ile muhtaç olduğumuz o büyük milli tarihimizi yazdığımızı iddia etmiyoruz, yalnız bu hususta çalışacaklara umumi bir istikamet ve hedef gösteriyoruz...(...) Kafatasları başlıca iki esaslı şekil arz eder: brakisefal ve dolikosefal. Türk ırkının kafatasları şekli ekseriyetle brakisefal’dir...”

“Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı en çok benliğini muhafaza etmiş bir ırktır. Tarihten evvel ve tarihi devirlerde bu ırkta, işgal ettiği vasî mıntıkalardaki ve yurtlarının hudutlarındaki komşu ırklara tesalüp etmiştir. Bu komşulukların ekseriyetinde bariz ve uzvi dimağ eseri olan harsi vasıfları hâkim kaldığından bu karışmalar Türk ırkının kendi hususiyetini kaybettirmemiştir...”

“Türk Tarihine Methal” adlı ikinci kısım şöyle başlıyor:“Türklerin Anayurdu Asya’dır. Ege denizinden Japan denizine; Hint denizinden şimal Buzdenizine kadar uzanan ulu bir kara parçasıdır.”

“(...) Büyük Kadırgan (Kingan) dağlarından, Baykal havzasına, oradan Altay dağları boyunca İtil havzasına vararak, Hazar denizi havzası, Hindikuş, Pamir, Karakurum, Karanlık dağlar yolu ile ve Sarı ırmakla tekrar Kingan dağlarına ulaşan çizgi içinde kalan mıntıkaya Orta Asya yaylası denir. İşte Türkün Anavatanı bu yayladır...

(...) Milattan evvel 9000 yıla varan kadim Türk medeniyetinin bir zaman sonra söndüğünü ve büsbütün tarihe gömüldüğünü tasavvur ve iddia etmek hatadır. Bu medeniyet bir taraftan Çin, Hint, Mezopotamya ve saire gibi yeni intikal mıntıkalarında inkişaf ederken diğer taraftan da asıl kendi sahasında devam ve inkişaf eylemiştir...”

Avram Galanti, “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabını eleştirerek yedi sayfalık bir rapor vermiştir. Bunun üzerine Samih Rifat 30 sayfa tutan bir konferans vererek, Avam Galanti’nin iddialarını reddederek, Türk Tarih Tezi’ni doğrulamaya çalışmıştır.

Kemalist tarihyazımının temel savları resmi düzeyde 1920’lerin sonlarından 1930’ların sonlarına kadar olan dönemde geliştirilmişti, ama düşünsel kökleri 19. yüzyıla dayanıyordu. Kısaca özetlenecek olursa tarihyazımının resmi çizgisi aşağıdaki varsayımlara dayanıyordu:

- Osmanlı tarihi, yeni cumhuriyeti oluşturan halkın kökenlerini açıklamaya yeterli değildir, çünkü modern Türkiye, bir ulus-devlet iken, Osmanlı toplumu çok çeşitli etnik gruplardan oluşuyordu.

- Türk halklarının tarihi, Osmanlı ve İslam öncesi dönemlerde başlar; Orta Asya Türkleri Anadolu ve yerel olarak Ortadoğu’ya göç etmişler ve bu şekilde eski ve yeni yurtları bağlar oluşturmuşlardır.

- Türk halkları, bütün diğer kayda değer kültürlerin üzerinde etki bırakan, dünyanın en eski uygarlığını kurmuşlardır. Türklerin “sarı ırk” ya da Moğollarla hiçbir bağlantısı yoktur; aksine “Ari” olarak beyaz ırk üyesidir.

- 1450-1600 yılları arasındaki genişleme dönemi dışından Osmanlı siyasi yaşamının önemli eksiklikleri vardı; son dönemlerde ve özellikle de imparatorluğun son iki yüzyılında da yolsuzluklar yaygındı.

- Dolayısıyla hem siyasi hem de kültürel açıdan dönemsel bir dönüm noktası şarttı.

Birinci Türk Tarih Kongresi’ne nazaran, İkinci Türk Tarih Kongresi’nin bir özelliği de “Türklerin Kan Grupları konusunda da araştırmalara girişilmiş olmasıdır. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Türklerin daha çok fiziksel antropoloji ile ilgili yapıları üzerinde durulmuştur: Kafa biçimleri, göz renkleri, saçlar, burun, kemikleri vs.

“Resmi tarih tezi” türlü güçlüklere rağmen otuz yılı aşkın bir sürede olgunlaşmış ve bunun da ötesinde “resmi tarih tezi” cumhuriyetçi aydınlar arasında hiçbir zaman genel bir takipçi kitlesine sahip olamadı ve bu tezin birçok noktası tartışılır kaldı. Ancak Kemalist hükümet ve hükümete ortak çalışan tarihçiler bu savlara sıkı sıkıya bağlı kalarak Türk “kültürel devrimi”nin yerleşmesi ve her türlü muhalefetin yenilmesi için vazgeçilmez saydılar. 1930 yılların ikinci yarısında cumhuriyetçi rejimin iyice yerleşmesiyle akademik kariyer yapmak isteyen çoğu tarihçi bu resmi çizgiye uydu. Dışında kalanlar ise marjinalize edildi; kimileri 1930 yıllarda üniversitelerde yaşanan reformlar sırasında kadrolarını yitirdiler ve çalışmalar ancak resmi destekten yoksun olan yayınlarda çıkabildi.

1930’larda Türk Ocakları’nın gözetiminde bir çalışma gurubu tarafından hazırlanan Türk Tarih Tezi, “Türk Tarihinin Ana Hatları” başlıklı bir kitapta geliştirildi. Teze göre, Türklerin Orta Asya’dan çıkıp dünyanın farklı yerlerine uygarlığı yayarak göç ettiklerini, Hititler ve Sümerler de dâhil, Anadolu’daki bütün Antik uygarlıkların Türk kökenli oldukları ileri sürülüyordu. Türk Tarih Kurumu, tarihsel “mitler” yaratarak tezi geliştirdi. Ders kitapları da bu tezi içine alacak şekilde yeniden yazıldı. Halkı, tarihleri ve Türklükleri konusunda eğitmek üzere ülkenin her tarafında Halk Evleri kuruldu.

Zürcher’e göre, Türk Tarih Tezi, Kemalist yönetimin yeni bir ulusal kimlik ve güçlü bir ulusal birlik kurmaya çalışırken kullandığı araçlardan biridir. Güneş Dil Teorisi ise, Orta Asya’da bir tek dilin, Türkçenin konuşulduğu teorisine dayanıyordu.

Türkçülük söylemlerinin resmi düzeyde ifade edildiği bir ortamda, Mimar Sinan’ın Türklüğü gündeme getirilerek mezarı açılmış, kafatası ölçümü yapılmıştır. Bu antropolojik araştırmanın ve ırk merkezli köken arayışının milliyetçi ideoloji bağlamında ne anlama geldiği üzerine düzeyli bir akademik yorum ancak 2000’lerde yapılamiştir.

Sinan’ın Türk kökeni üzerine yürütülen spekülasyonlar 1920’lerde doğar. Zaten kökeni epey karmaşık iddialara konu olmuştur. Ama milliyetçi duyarlıkların tetiklediği Türklük vurgusu artık apaçık şecereler uydurmaya dek varacaktır. Yol, Rifat Osman’ın bir iddiası ile açılır. Örfi Mahmud Ağa’nın “Tarihi Edirne’sinin” bir nüshasında Sinan’ın Edirne’ye geldikçe konuk olduğu bir kişiye, dedesinin Doğan Yusuf Ağa adlı bir marangoz olduğunu, söylediğinin kayıtlı olduğunu yazar. İddianın Rifat Osman’ın imalatından ibaret olduğunu İbrahim Hakkı Konyalı ortaya koyar.

1927’de Ahmet Ağaoğlu Sinan’ın devşirme olmadığını, marangoz olan dedesinden sanatı öğrenip Kayseri’den toplanan devşirmelere kâtiplik etmek üzere görevlendirilen babasıyla birlikte İstanbul’a geldiğini söyler. Söz konusu Sinan projesini Türk Tarih Kurumu’na öneren kişi olan Afet İnan, “Sofya’da çıkan Zara gazetesinin 1.5.1935 tarihli nüshasında Sinan’ın Bulgar olduğu yazıldığını haber aldık. Bu haber elbetteki doğru değildi” diyordu.

Türk Tarih Kurumu tarafından 1937’de yayımlanan “Sinan: Hayatı, Eseri” adlı broşür bir monografiyi müjdeler. Fuad Köprülü ve Albert Gabriel’in kaleme aldığı metin, “Türk mimarisinin şahikası” olan Sinan ve eserleri üzerinde iki cilt olarak tasarlanan çalışmanın önce Türkçe daha sonra Fransızca olarak yayımlanacağını bildirir ve öngörülen içeriğe dair özet sunar. Broşürde ifade edildiğine göre, Fuad Köprülü’nün koordinasyonunda hazırlanacak ilk cilt, mimarın yetiştirildiği ortam ve biyografisine; Gabriel koordinasyonunda hazırlanacak ikinci cildi ise, Sinan’ın eserlerinin sanat tarihi açısından incelenmesine ayrılacaktır. Çalışmaya Köprülü ve Gabriel’den başka Rıfkı Melul Meriç, Ömer Lütfi Barkan, Şevket Aziz Kansu, Ahmet Refik Altınay, Hasan Fehmi Turgal, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Sedat Çetintaş ve Ali Sami Ülgen katkı sunmaktadır. Bu broşürden iki yıl önceye tarihlenen gazete haberlerinden çalışmanın kitap yayımlamanın dışında bileşenleri olduğunu öğrenmek mümkündür. 4 Ağustos 1935 ve takip eden günlerdeki gazete haberleri Türk Tarih Kurumu’nun Sinan’ın şahsi hayatı ve eserleri hakkında bir çalışma yapmakta olduğunu ve bu çerçevede gerçekleştirilecek antropolojik tetkik için mezarının açılarak kafatasının çıkarıldığını bildirir.

Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Selçuk Mülayim kafatasının mezardan çıkarılmasına dair şunları söyler:

-“1935’de Ankara’dan, İstanbul Süleymaniye Külliyesi’ne üç kişi geliyor. Türk Tarih Kurumu üyeleri Hasan Ferit Çambel, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan ve Şevket Aziz Kansu, Süleymaniye Külliyesi’ne gelip Sinan’ın mezarını kazmaya başlıyor. Mezarı dikkatle kazıyorlar. 1-2 metre sonra iskelet dağılmış olarak fakat kafatasını sapasağlam buluyorlar. Antropolog Şevket Aziz Kansu derhal fırçasıyla tozunu toprağını temizliyor. Pergeli ve ölçüm aletleriyle kafatasını ölçüyor. Kafatasının brakisefal olduğunu anlıyor. ‘Sinan Türk’tür’ diyor.”

Türk Tarih Tezi’ne yapılan itirazlardan biri de buna dair ve şöyledir; brakisefal ırkının vatanının Orta Asya sayılması ve ırki bir nişane olarak da kafanın kısalığının esas olarak alınması keyfi şeydir. Zira Avrupa’nın Türk olmayan halkları, yerli halkları, Alsaslar, Bavyeralılar ve Bretonlar da brakisefaldır.

Ernest Renan, kafatası incelemeleri ile ilgili şöyle diyor: “İnsanlarda ırk, kemirgen ve kedigillerdeki gibi her şey değildir, kimsenin dünyayı dolaşıp insanların kafatasını inceleme, sonra da ‘sen bizim kanımızdansın; bize aitsin!’ diyerek boğazlarına yapışma hakkı yoktur. Antropolojik özelliklerin dışında herkes için aynı olan akıl, adalet, hakikat, güzellik vardır. Unutmayın etnografik politika güvenilir değildir. Bugün onu başkalarına karşı kullanırsanız; sonra onun aleyhinize döndüğünü görürsünüz.”

Irk ve ulusun birbirinden ayrı olduğunu savunan Renan’a göre, “ulus, tarihin karışıklıklarının sonucu doğan ruhani bir ülkedir, toprağın yapılanmasıyla belirlenen bir grup değil, ruhani bir ailedir.” Renan’ın “tarihsel hata” dediği unutmak, “bir ulusun yaratılmasında çok önemli bir etkendir...” Renan şöyle diyordu: “Zamanında İtalya’nın yenilgileriyle birleştiğini, Türkiye’ninse zaferleriyle mahvolduğunu gördük. Her yenilgi İtalya’nın işlerini ilerletirken, Türkiye, her zaferde kaybediyordu, zira İtalya ulustur ama Türkiye, Anadolu dışında ulus değildir.” Renan’a göre, “paylaşılan acı, sevinçten daha çok birleştirir”di.

Ulus-devletlerin, endüstriyel modernliğe geçme çabaları kadar, kendilerine geçmiş inşa etmekle de benzer bir yoğunlukta meşgul olmasının en önemli nedenlerinden biri, medeni bir dünyada herhangi bir halkın, ancak payidar bir devlet kurup uygar bir biçimde hükmetmeyi sağlayacak tarihsel deneyimlere sahip olduğunu ispatladığı takdirde millet olma hazzına haiz olabilmesidir.

Tüm zamanların en başarılı Osmanlı mimarı Mimar Sinan’ın etnik kökleriyle uğraşmanın ateşini hissetmek mümkündür.

Kaynakça

  • Çağlar Keyder– Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliğine, İletişim Yayınları
  • Osmanlı ve Balkanlar Bir Tarihyazımını Tartışması (Derleyenler: Fikret Adanır-SuraiyaFaroqhi, İletişim Yayınları
  • Büşra Erşanlı – İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), İletişim Yay.
  • Eric Jan Zürcher – Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları
  • Nevzat Onaran – Türkiye Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930) : Emval-i Metruke’nin Tasfiyesi, Evrensel Basım Yayın
  • Uğur Tanyeli – Mimar Sinan Tarihsel ve Muayyel, Metis Kitap
  • Gül Cephanecigil – “Sinan İçin Büyük ve Müstakil Bir Eser” Ali Sami Ülgen ve Türk Tarih Kurumu’nun Sinan Monografisi Çalışmaları (Makale)
  • https://www.medyafaresi.com/haber/mimar-sinanin-kafatasi-neden-mezardan-cikarildi-buyuk-sir/43275
  • Mimar Sinan’ın Mezarında Teşhis-i Meyyit- Selçuk Mülayim https://www.ttk.gov.tr/Dergiler/Belleten/294-Belleten/4-selcuk-mulayim.pdf
  • Milliyetçiliğin Kökenleri: Etniste/ Ulus (Millet) İlişkisi, Abdulvahap Akıncı https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/776197
  • Ernest Renan – Ulus Nedir? , Pinhan Yayıncılık
  • İsmail Beşikçi – Tarih Tezi “Güneş Dil Teorisi” ve Kürt Sorunu, İBV
  • https://docs.google.com/file/d/0B34Gywb76ZhYSUpDdEUzUjJTam8/Türk Tarihinin Ana Hatları
  • Jean JacquesRouseau – Toplum Sözleşmesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Cemal Kafadar – İki Cihan Âresinde, Metis Yay.
  • Abdulvahap Akıncı – Modern Ulus Devletlerin Doğuşu [Makale]
  • Bahadır Türk – Türkiye’de Ulus-Devlet Formasyonunun Ortaya Çıkış Sürecini Habitus Kavramı Üzerinden Okumak [Makale]
  • Bilge Karbi – İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Milli İktisat Siyaseti Ekseninde Almanya’nın Osmanlı Nüfus Politikası [Makale]

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin