Son zamanlarda Diyarbakır merkezli bir bienal projesi somut olarak konuşulmaktadır. Bu projenin yürütücüsü konumundaki kişi veya kişiler, bu süreci konuşmak adına hem Diyarbakır’daki hem de Mardin’deki belli sanatçı ve kurumlarla irtibata geçmiş durumda. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, bu metni soğukkanlı ve yer yer nesnel bir düzlemde ele alacağım. Polemiklere girmeden, kimseyi de zan altında bırakmadan iyi niyeti gözeterek yazmaya çalışacağım. Tabii bu hususla ilgili ikinci bir metin yazmak istemiyorum. Umuyorum ihtiyaç olmaz. Bilhassa da teorik yazmayacağım, çünkü öyle olunca muhatapları tarafından yazı algılanılmıyor veya o noktalara çekiliyor. Herkesin anlayacağı sade bir dille yazacağım. Eğer bu proje gerçekten bir spekülasyon ise en azından bundan sonra bu doğrultuda düşüncesi olanlara bu yazı bir yön, bir fikir verir. Spekülasyon değil de, gerçekten böyle bir bienal projesi söz konusuysa; o halde muhatapları tarafından okunması ve bilinmesi isabetli olur. Yakın zamanda 7. Mardin Bienali toplantısı ile ilgili bir yazı yazmıştım, orada aynen şunu beyan etmiştim: Gramsci’nin tanımladığı haliyle illa ki birileri hegemonyaya “rıza” gösterecektir, ancak birileri de göstermeyecektir. En azından bizler bu aşamada göstermeyeceğiz, ister Mardin’de ister Diyarbakır’da ister Van’da nerede olursa olsun bunu söylemekten vazgeçmeyeceğiz, anlatmayı bırakmayacağız.(1) O gün tam da bugün işte!
Gelgelelim Diyarbakır’da elbette bir bienal yapılır. Ancak Diyarbakır ile ilgili herkesin bilmediği veya hatırlatılması gereken şeyler vardır. O bilinmeyen şeyleri biraz daha “bilinecek” , “algılanacak” ve “öğrenilecek” bir noktaya çekmeliyiz. Bu yazının amacı burası olacaktır. Zira bu coğrafyalarda bir oluşum şeffaf değilse daima tehlikelidir. Çünkü en nihayetinde bir şeyleri ya tam dile getirmiyordur ya da gizliyordur. Bienal gibi kamusal bir projenin görüşmelerini insanlarla tek tek yapmak, en hafif tabirle sağlıklı bir duruma işaret etmez. Dolayısıyla bu “sağlıksız” durumun anlaşılır olması için belli başlı şeyleri etaplara ayırmamız gerekecektir.
1. Etap
Ortada eğer bir bienal projesi varsa, her şeyden önce bu projeyi yürütecek ekibin de eş zamanlı tanıtılarak kamuoyuna bildirilmesi gerekir. Sonra bununla ilgili bir takvim belirlenir. Bu takvim doğrultusunda şeffaf ve herkesin müdahil olacağı çalıştaylar yapılır. Başta Diyarbakır Büyükşehir belediyesi olmak üzere, Wêjegeh Amed, Amedspor, Kürt yayınevleri, Kürtçe yazı dünyası, üniversite, sivil toplum kuruluşları, sendikalar, sinema derneği, sanat inisiyatifleri ve kurumları, sanatçılar, yazarlar, müzisyenler, tiyatrocular vs. birçok farklı bileşenin kendisi veya temsilcisi sürece dahil edilir ve böylelikle start verilir. Bu çalıştaylar birden fazla olabilir, belli sayıları aşabilir, uzun sürebilir, ama en nihayetinde bir ortak noktaya varılır. Bunun sonucunda da bir manifesto yayınlanır. Bu tarz geniş kapsamlı ve yıllara yayılan köklü projeler ve şehrin politik, ideolojik, ontolojik kimliğine nüfuz eden oluşumlar, bu denli ciddi çalıştaylar ister. Çünkü bienal ile şehir korelasyonu ciddi bir mevzudur. Kaldı ki mevzu Diyarbakır ise durum her zamankinden daha ciddidir. Tam da bu yüzden Mardin bienali taşra panayırlarını bir türlü aşamıyor. Dolayısıyla bu coğrafya ikinci bir panayırı ne kaldırır ne de hak eder. Bienaller son kertede kişi ve kurumları aşan, siyaset üstü oluşumlardır. Peki, niye panayır diyorum, bir kere her şeyden önce bu bir retorik değildir. Bir aylığına Mardin’e gelerek, direkleri kurup sonrasında çadırı açarak, dışardan gelen misafirleri eğlendiren bir akışta ilerlediği için bu tanımlamayı yapıyorum. Mardin bienali, şehir ve kamusala yönelik bir aylık sürecin dışında hiçbir varlık göstermiyor. Fiziki bir mekanı bulunmuyor. Yıl içinde kamusal alanda bir sanat aksiyonu gerçekleştirmiyor. Üniversite, güzel sanatlar lisesi gibi yapılarla bir ilişki yürütmüyor. Geniş coğrafyaya (Mezopotamya) dair bir argümantasyon toplamıyor. 15 yılı aşkındır varlık gösteren bu bienal, doğru dürüst bir dokümantasyon paylaşmıyor. Yereldeki dinamikleri başta Kürtçe olmak üzere bünyesine dahil etmiyor. Kamusal alanda workshoplar, atölye çalışmaları, ve rezidans programları üzerinden geniş coğrafik bölgesiyle bu bağlamda bir ağ geliştirmiyor. Yaptığı tek şey, bir aylığına dışardan gelen misafirleri (efendileri) ağırlamak oluyor. Benzer bir durum Çanakkale bienali için de geçerlidir. Bir koleksiyonu bienalde sergilemek, şehir ve kamu hakkını ihlal eden bir durumdur. Kendi çıkarları doğrultusunda bir bienali kişisel koleksiyonlar veya başka şeyler üzerinden kişisel şovlara dönüştürmek, sanat dışı ilişkilerinin zemini haline getirmek, orada İstanbul endeksli bir tahakküm kurmak, bienalin ruhuna ve kamusal dokusuna her açıdan aykırıdır. Bienal bir sergi değildir. Kamusal bir meseledir. Bir sergide herhangi bir tasarrufta bulunabilir, buna kimse itiraz etmez. Sergi en nihayetinde geçicidir. Bienal ise kalıcı ve köklüdür. Deyim yerindeyse toprağın kültürel anlamdaki gaspıdır ve bu sebeple de şehrin kalıcı bir unsuru haline gelir. İtiraz ettiğimiz nokta tam da burasıdır. Kültürel bir kolonyalizm istemiyoruz!
2. Etap
Diyarbakır bienali için 1. Etap’taki sürecin işlemediğini varsayıyoruz. Peki, o zaman bu manifesto neye göre yazılacaktır? 1. Etap’taki asıl ve temel nokta yerine getirilmediği takdirde, eş deyişle Diyarbakır bienali çoğulcu, demokratik, şeffaf ve kamuoyuna açık çalıştayı yerine getirmediği zaman, muhataplara soruyoruz o zaman bienalin manifestosuna ne yazılacaktır ve neye göre bir sanat düşüncesi yürütülecektir? Ya da mevcut politikası ne olacaktır, hangi ideolojiyi güdecektir? Şimdi bu projeyi yürüten sevgili muhataplara soruyorum, bizi bu aşamada ne bekliyor veya neyi beklemeliyiz? Asıl tedirgin edici olan, bir bienalin bir sergi ve bir edebiyat etkinliği olmadığının keskin ayrımı muhataplarınca bilinmiyor olmasının kaygısıdır.
Şöyle üsten kısa bir parantez açayım: edebiyatın logosu, çağdaş sanatın epistemolojisi ile aynı şey değildir. Aynı görülmesi Türkiye’deki sanat ortamının vasatlığıdır. En basit haliyle birisi form, renk, hareket, görme, dinamizm ve eleştirel bir düşüncedir. Diğeri duyma, hissiyat, empati, duygusallık ve retorik duyumsamadır. Çağdaş sanat barış ve kardeşlik düsturu veya kültürel bir köprü değildir. Örneğin çağdaş sanatın perspektifine göre Diyarbakır Ahmed Arif’in şehri değildir veya Ahmed Arif’i kutsayan değil, eleştirendir. Diyarbakır Ahmed Arif’in şehridir söylemi, edebiyatın verili gerçekliği atomize eden yargısal kipidir. Zira edebiyatın içsel doğası, çağdaş sanattaki bu perspektifin semptomal okumasını dışsal bir nesne üzerinden hiçbir zaman çözümlemesini algılayamayacaktır. Örnek kesinlikle uç olabilir, ancak edebiyat ile çağdaş sanat arasındaki kavramsal ayrım anlaşılsın diye verildi... Dolayısıyla bu tedirginlikle birlikte bu ayrımsal (edebiyat-çağdaş sanat) noktayı atlayarak, bu konuyla ilgili daha fazla zaman kaybı yaşamak istemiyorum. Şimdi bizler açıkçası damdan düşer gibi önümüzde tıpkı Mardin bienali gibi bir manzarayla karşı karşıya kalmak istemiyoruz. Sizin ne yaptığınızı ön göremediğimiz için bunları yazma ihtiyacı gördük. Peki, o zaman bunlar ne olmalı?
3. Etap
Mahsum Çiçek bu konuda müthiş bir bilgilendirme metni yazmış durumda. Muhtemelen yakın bir zamanda kamuoyuna düşer. Mahsum ile aynı şeylere işaret ettiğimiz için, şimdi bazı başlıkları ondan alıp üstüne yazacağım (Mahsum’un metninden alıntılananlar italik olarak belirtilmiştir).
Bienalin Vizyonu
Bu bienal, Diyarbakır’ın bir Kürt kültür kenti olarak özgünlüğünü temel almalı; yalnızca sanat sergileme amaçlı değil, aynı zamanda düşünsel, estetik ve toplumsal karşılaşma alanı olarak yapılandırılmalıdır. Qamişlo, Dihok, Mahabad, Hewlêr ve Efrîn gibi Kürt kentleriyle kültürel ilişkiler kurarak, bölgesel bir sanat coğrafyası içinde işbirliği modelleri geliştirmeyi amaçlamalıdır.
Mahsum’un bıraktığı yerden devam edersek, bu nokta çok önemlidir. Diyarbakır şehir olarak tam da bu noktada nereyi baz alacaktır? Kendi geniş coğrafyasıyla mı hareket edecektir; yoksa İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlere mi yönünü dönecektir? Diyarbakır’ın bu üç şehir ile kurulacak bağ ne şekilde olacaktır? Dışardan her zamanki gibi egemen bir efendiler topluluğu mu Diyarbakır’ı ziyaret edecek; yoksa eşit yurttaşlardan oluşan bir topluluk mı gelecek? Buradaki tarihsel ölçünün pratiği şu olmalıdır. Milano’dan gelen kişi ile İstanbul’dan gelen kişi aynı statüde (tanışıklık, ilişkisellik, mesafe ve temas) olmak zorundadır. Eğer birisi bu eşitliği Diyarbakır’da delecekse bu ne İstanbullu ne de Milanoludur, Dihoklu, Efrînli, Mahabadlı olmalıdır. Böyle bir imtiyaza sadece onlar sahip olmalıdır. İstanbul her koşulda olacaktır, zira bir imtiyaz, bir yürütücülük veya bir mentor gibi davranmayıp, belirleyici bir merkezi konumda olmayacaktır. Tıpkı Milano veya Berlin gibi, İstanbul’da eşit mesafede kalmalı ve o etkiyle durmalıdır. Kürt çağdaş sanatının kendi dinamikleriyle kendi sürekliliğini kurmasına olanak sağlamalıdır.
Amaç ve Hedefler
- Kürt çağdaş sanatına uluslararası düzeyde görünürlük kazandırmak
- Yerel sanatçılarla uluslararası sanatçılar arasında kalıcı bağlar kurmak
- Diyarbakır’ın hafızasını, mekânlarını ve kültürel çoğulluğunu sanat aracılığıyla ifade etmek
- Genç sanatçılar için üretim ve sergileme imkânları sağlamak
Mahsum’a ek olarak, her şeyden önce uluslararası Kürt sanatçılarına saygın bir alan açılmalıdır. Belli bir kariyere varmış sanatçılar ise onurlandırılmalıdır.
Bölgesel Katılım: Kürt Kentleriyle Kültürel Ağ Kurmak
Diyarbakır Bienali, bölgedeki diğer Kürt kentleriyle çok merkezli bir sanatsal ağ kurma fırsatı sunmalıdır:
- Misafir Sanatçı Programları: Süleymaniye, Dihok, Hewlêr, Mahabad ve Efrîn gibi kentlerden sanatçılar üretim süreci için Diyarbakır’a davet edilebilir.
- Paralel Sergiler: Bu şehirlerde bienalle eş zamanlı sergiler organize edilerek karşılıklı kültürel dolaşım sağlanabilir.
- Atölye ve Söyleşiler: Çevrimiçi veya fiziksel olarak, bu kentlerdeki sanatçılarla birlikte düzenlenecek panellerle bilgi üretim teşviki yapılabilir.
Mahsum’un bu maddelerde değinmediği mekan kısmı ise atlatılmamalıdır. Yani Diyarbakır bienali kurumsallık adına sabit ve kalıcı fiziki bir mekanı tahsis etmelidir. Burada bienalin dışında yıl boyu küratöryel çalışmalar, workshop ve sanatçı programları, üniversite ve güzel sanatlar liseleri ile eş zamanlı etkinlikler vs. yapılmalıdır. Keza ilerleyen zamanlarda Venedik bienali ile bağlantıya girerek, bir “Kürt Pavyonu” bölümü diplomasisi kurulmalıdır. Bu pavyona iki yılda bir örneğin Hewler’den, Batman’dan, Urmîye’den, Qamişlo’dan ve diasporadan sanatçı gönderilmelidir. Ayrıca buna benzer ağlar genişletilmelidir.
Uluslararası Bienallerle Kurulacak Diyalog
Diyarbakır Bienali, mevcut uluslararası modellerden ilham alabilir; fakat bu örnekleri kendi kültürel bağlamında özgünleştirerek yeniden düşünmelidir:
- Venedik Bienali → Çok merkezli temsil modeli
- São Paulo Bienali → Yerli kültürlerin görünürlüğü ve sömürge sonrası yaklaşım
- Documenta (Kassel) → Araştırma temelli üretim ve arşivleme yaklaşımı
Bu bienallerdeki yapılar, Diyarbakır için bir model değil; kültürel bir esin kaynağı olabilir.
Mahsum’un belirtiği gibi elbette Diyarbakır bienali hiçbir yeri ölçü almak zorunda değildir. Kendi ontolojisine uygun kurumsal bir yapıyı ortaya koyabilir. Ancak bu kurumsal yapının yönetim kadrosu ve alt kurulları sadece Kürt akademisyenler, entelektüeller, eleştirmenler, yazarlar, küratörler ve sanatçılardan oluşmalıdır. Nasıl ki İstanbul bienalinin yönetimine ve işleyişine bir Milanolu veya Berlinli etki etmiyorsa, Diyarbakır’ın da bu tarz aşamalarda hedefleyeceği çoğulculuk kendi eşitlik düzlemi olmalıdır ( Yezîdî, Süryani, Keldani, Ermeni vs.). Çünkü eşitlik böyle bir şeydir. Dolayısıyla hem yurt içinde hem yurtdışında bu pozisyonları layıkıyla yapacak donanımlı insanlar mevcuttur. İstanbul’dan bir akademisyeni getirmek yerine, Süleymaniye’den getirilmelidir ve bugün Süleymaniye’de nasıl ki Mardin bienali gibi bir bienal açılmayacaksa, buna kimse izin vermeyecekse; Diyarbakır için de aynı saik ve ilke geçerli olmalıdır. Diğer türlü Diyarbakır’ın kültürel bir akışa ne bugün ne de yarın hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Öyle ki Diyarbakır’da bugün itibariyle bir bienal yapılacaksa politik ve ideolojik temelde böyle olması gerekir. Bienal ekibine ve başındaki yürütücü kişiye şunu özellikle söylemek isterim ki, Kürtçeyi bienale dahil etmek asla ve asla bu meseleyi hiçbir koşulda çözmeyecektir. Bu sadece bir yanılsama olur. Diyarbakır herhangi bir yer değildir, tarihi sorumluluğu çok fazladır. Yazının girişinde Diyarbakır’ın neresi olduğunu bilmeyenlere hatırlatmamız gerekir derken bunu kastetmiştim. Ya onun kimliğine yaraşır bir bienal yapılır ya da Mardin bienalinin hallicesi ortaya çıkar. Peki, bunlar yapılmayacaksa Diyarbakır’daki bienalin amacı nedir veya ne olacaktır? Diyarbakır bienalinin Sinop bienalinden farkı, temelde ve formel olarak sadece Kürtçeyi dahil etmek mi olacaktır? Eğer bunlar Diyarbakır bienali için düşünülmüyorsa, maalesef başka kişisel hesaplar güdülüyor demektir. Bizler sanat tarihçisi ve sanat sosyoloğu değiliz. Bir sanat eserinin toplum üzerindeki tarihsel, sınıfsal ve kültürel kodlarını incelesek de, sanatı uç noktalarda yaşayan ve ona hayran insanlar değiliz. Kant ile Bourdieu arasında gidip gelen estetik bir çatışmayı da benimsemiyoruz. Sanatta ve siyasette benimsediğimiz ve önemsediğimiz yegane şey, tıpkı Ranciére’de olduğu gibi salt “eşitliktir”. Bunu da sanat aracılığıyla dile getiriyoruz. Sanat daima bizler için eşitliği onaylayan maddi bir uzam olacaktır. Sonuç itibariyle, Kürt’ün eşitliği İstanbul’daki sermayenin, sembolik ve kültürel değerlerin varlığıyla değil, Dihok’taki maddi ve manevi sermayenin katılımıyla sağlanır. İstanbul orada 1500 km ötede bir yer sadece. Diyarbakır bienali, bir bienal listesine hiçbir Türk sanatçıyı davet etmeyebilir. Peki, Diyarbakır bienalinin bu listeye yönelik böyle bir inisiyatifi olacak mı yoksa olmayacak mı? Eğer olmayacaksa, bağımlı ve güdümlü olacaksa, o zaman Diyarbakır bienali neden yapılacaktır? Bu haliyle bağımsız tarafı ne olacaktır? Daha net bir ifadeyle şunu söylüyorum, Diyarbakır bienali bir yerlere göbekten bağlı olacaksa bu İstanbul değil, Hewler olmalıdır. Gelgelelim tüm bu soruların yanıtlarını projeyi yürüten sevgili muhataplardan duymak hepimizin hakkıdır.
İkinci soruyu da Kürt sanat bileşenlerine sormak istiyorum. Sanatçı, eleştirmen, küratör, yazar, kurum ve inisiyatiflere sormak istiyorum: Diyarbakır üzerinden ne gibi bir tasarrufta bulunmak istiyorsunuz? Sizler bu meseleyi günübirlik olarak mı algılıyorsunuz yoksa daha ötesini mi düşünüyorsunuz? Ben size söyleyeyim günübirlik olan daima çıplak ilişkilerdir. Ben veya sizler kişisel olarak günübirlik ilişkiler geliştirebiliriz. Kişisel veya kurumsal olarak kendi yapısal konumumuzu İstanbul endeksli görebiliriz, kaldı ki buna kimse itiraz etmez. Ayrıca kimsenin itiraz etmeye hakkı da olmaz. Sözgelimi Loading veya Rıdvan Kuday Galeri gibi kurumların şahsi tasarruflarına asla ve kata karışamayız. Kendilerini nasıl nerede konumlandırıyorlarsa bunu onlar bilir, bizler kesinlikle belirleyemeyiz. Ancak bu kurumların veya şahısların kendi var olma mücadeleleri dışında gelişen, Diyarbakır’ın geleceği hakkında bir tasarrufta bulunmalarına elbette karışabiliriz. Başka bir deyişle, Merkezkaç’ın kendi mekanında gerçekleştirdiği projelere karışmak söz konusu bile değil, ancak aynı Merkezkaç’ın bienal üzerindeki tasarruflarına karşı fikir beyan edilir ve gerekirse itiraz edilir. (Loading, Rıdvan Kuday Galeri ve Merkezkaç şehrin sanat kurumları oldukları için sadece örnek olsun diye verildi). Şimdi tüm Kürt bileşenlerine soruyorum, Bienal meselesi yıllara yayılan bir şey... Venedik bienalini ilk kuranlar, yani 1895 yılında 1. Venedik bienalini yapanlar bugün hayatta değiller, hiçbirisi yaşamıyor. Dolayısıyla sizler bir şehrin kaderini nasıl tayin edeceksiniz? Bu soruyu bana değil kendinize sorun! Bizden önce birileri politik ontolojiyle konuşmasaydı veya yazıp çizmeseydi biz bugün bunları muhtemelen dile getirmeyecektik. Bu bir politik gelenek… Bu bakımdan bizler de konuşacağız bir sonraki nesiller için; kaldı ki bu mesele günübirlik ego, popülist ve ergen reflekslere kurban edilecek bir mesele değildir. O halde soruyu tekrar açalım. Sizler kendi geniş coğrafyanızda kendi şehir ve halkınızla bir oluşumun temellerini gelecekteki nesillere yönelik atmak mı istiyorsunuz yoksa; hiçbir hükmünüzün olmadığı sadece belli prosedürleri yerine getirdiğinizi istedikleri için mevcut konsensüs sistemine, eş deyişle İstanbul endeksli bir ağ şebekesine (sahte duygulanım kipiyle) tıpkı Mardin bienali gibi dahil olmak mı istiyorsunuz? Bunun kararını verin! Bienal gibi bir organizasyonu kim yaparsa yapsın veya hangi amaçla yapılırsa yapılsın bu coğrafyalarda iyidir söylemini eğer savunuyorsanız, o zaman bunu bize açın, izah edin biz de bilelim. Bize ve gelecek nesillere anlatın, bizlerin bugün itibariyle görmediği şeyi bize açıklayın. Bienal, içinde mevcut olarak yaşadığınız zamanla ilgili bir şey değildir. Dolayısıyla gelecek nesillere neden Qamişlo ile değil de, İstanbul ile bir bağ kurduğunuzu açıklayın. İzah edin! Sömürgecinin yerel işbirlikçi konumundan çıkılması gerekir! Şimdi basit bir bakışla denilebilir ki Qamişlo’nun durumu ortada ve herhangi bir ilişki geliştirmek söz konusu bile değildir. Mevzu bugünün Qamişlo’su değil zaten, mevzu böyle bir düşünceyi merkeze alıp 30 yıl sonraki Qamişlo’yu bu merkezde tasavvur etmektir. Zira bienal uzun soluklu, yıllara yayılan bir süreçtir. Salt kendi halkını sanatla bir araya getirmeyi tahayyül etmektir. Bence bütün mesele burasıdır. Yani kendi halkınla bu sanatı buluşturmaktır. Bugün referans aldığın politik ideoloji (yereldeki belediye) senin tahayyülünü kurmayabilir, ancak senin hayalin onun önünde gitmelidir. Rancière’in belirtiği gibi, sanat siyasetin önünde gitmeli ve daima ona yön vermelidir. Bu aşamada daima senin bilgin geçerlidir, onun değil. Dolayısıyla sorumluluk ve politiklik, yaptığınız işlerin formel anlatısı gibi eğer egemenin mekanında bir parodi düsturu gibi kalmasını istemiyorsanız o zaman en yüksek perdeden anlatın. Aksi takdirde böyle bir bienalin varlığı mevcut potansiyeli ve şehrin tarihsel kimliğini sadece dejenere eder. Bu bağlamda bir bienalin hiç yapılmaması yapılmasından daima daha politik kalır. Ya da soruyu tersten soralım, Qamişlo’da ne tür bir bienalin olmasını isterdiniz? Bunun cevabı Diyarbakır için de geçerlidir. Daha açık ifade edelim, bu bienal tıpkı Mardin bienali gibi İstanbul’dan küratör atamasıyla ve belli isimlerin kurulunda yer almasıyla ve sanatçı listelerinin de aynı isimlerden oluşmasıyla mı ilerleyecek? Diyelim ki bunlar oldu, o zaman şu gelecek zaman kipini içeren soruyu sormamız gerekir. Diyarbakır bienali, İstanbul endeksli bir yol izlerse en fazla mevcut sanat konsensüsün rejimine –üvey evlat gibi- kerhen dahil olur. Bu da Diyarbakır’ın şehir olarak mevcut dinamizmine değil, İstanbul sanat ortamına bir katkı verir. Oysa Diyarbakır bienali kendi coğrafyası dışında hiç bir yere bağımlı olmadan ve kendisini salt coğrafik bir özne olarak tüm dünyaya kabul ettirebilir. Gelgelelim bizler eğer son kertede sömürgeci tahakkümü aşmak istiyorsak ve eğer derdimiz buysa, o zaman sanatı nasıl mevcut İstanbul’daki sanata entegre edebiliriz fikrini bırakarak, nasıl Hewreman bölgesine taşıyabiliriz pratiğini düşünmemiz gerekir. Walid Siti’nin monografisinde “yazılmayanın uyumu” bölümünde tam da buna işaret etmiştim. Başkası sizi ve sanatınızı yazmayacak! Yazan da hiçbir zaman nesnel bir düzlemde ele almayacaktır. Dahası trajik ve patetik gösterecektir. Dolayısıyla başkası bu dediğim şeylerin hiçbirini yapmayacaktır. Nihai olarak ya biz yazarız ya da biz yaparız! Eğer bizler yapmadığımız takdirde, başkası gelip istemediğimiz türde yapar, o zamanda itiraz etmenin, dekolonyal yazılar yazmanın pek bir anlamı kalmaz. Daha doğrusu yazılan her şey o aşamada artık irrasyonel kalır. Bizlerin Diyarbakır adına tarihsel olarak yegane sorumluluğu budur, ötesi değildir! Son olarak şunu söylemek istiyorum, İstanbul’dan Diyarbakır’a veya Mardin’e gelip bir şeyler yapmak isteyen aşırı insancıl ve duyarlı kişilere şunu söylemek istiyorum. Birincisi ötekiye gösterilen her türlü hümanist duyarlılık eşitliği ilga eder. İkincisi bugüne kadar Kürt’ün diline, tarihine, sanatına, edebiyatına yönelik bir milim, bir gram, bir santim öğrenme çabası taşımadan konuşmak da politikliği ilga eder.
Not:
1- https://www.sanatatak.com/7-mardin-bienal-toplantisi-ve-hic-kimseler/
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →