I.
Van’ın Edremit ilçesinden Van merkeze doğru yirmi kilometrelik yolu, belediyeye ait kırmızı bir yolcu otobüsü ile kat ediyorduk. Bu öyküde şahit olduğum ve hayatımı derinden etkileyen, varoluşumu öncesi ve sonrası diye ikiye ayıran olaylar silsilesini gerçeğe en yakın şekilde aktarmaya çalışacağım.
Ama gerçeğin ne olduğu, başlangıç ve bitiş noktalarına sahip olup olmadığı, kapsama alanının nereden başlayıp nerede bittiği, zaman ile etkileşime girdiğinde; değişen veçhelerin hangisinin anlatıya dair olması konusunda kafam karışık, pusulam bozuk olduğundan; yekpare ve sade bir tablo çizemeyeceğimi şimdiden belirteyim.
Olayın Van ya da başka bir yerde, otobüs ya da dolmuşta, kırk ya da elli kilometrelik yolda vuku bulması türünden detayların, öykünün akıbeti üzerinde bir öneminin olup olmayacağını kestiremiyorum. Madem ki olay Van’da geçiyor, okumakta olduğunuz bu öyküyü bir sebeple başkasına sözlü ya da yazılı aktarmak ihtimalinizi düşündüğümde, mevzunun Van’da geçtiğini belirtme ihtiyacı hissedeceğinizi tahmin ediyor, yer ve zamanı belirtmeyi uygun görüyorum. Yine, madem olay, Van adında bir şehrin sınırları içinde geçiyor, Van hakkında bir iki cümle edersem; anlaşılamayacağına dair sabit, geniş ve uzun menzilli inadıyla, anlaşılmaz olmakta direnen o şeye -birazdan anlatacağım öyküye- az da olsa yaklaşmış olurum belki. Resmi olarak Türkiye sınırlarında yer alan; kışları uzun, yazları kısa, dünyanın büyük göllerinden olan ismiyle müsemma Van Gölü’ne sahip bir şehir. Göl ile ilgili ekstra bir bilgi; Vanlılar, gölü, deniz olarak addedip deniz diye tanımlarlar. Belki ilk hata/kırılma buradan başlıyor, bir gölden deniz olmasını ummak, ummanın miskin bulutsu kucağında yalancı bir rehavete kapılmak, anlatacağım olayın öncesine dair bir sebep olur (mu?) bilmem; ama kendisine dair sebebin kokusunun sinmiş olması dahi, bu yoğun belirsizlikte işimize yarayabilir. Bu deniz dedikleri gölün içinde; sadece oraya özgü biricik bir canavarın yaşadığı rivayetini uzun kış gecelerin masal dünyasından kalma mahmur bir nostalji ve sevecenlikle kabul ederler.[1] Ama işin başka yönü de var, nüfusun büyük oranda Kürtlerin[2] oluşturduğu bu kentte ikamet etmekte olan birçok Kürt, Van’ı; Türkiye değil, düşlerinin ele geçirilemez beşeri haritasında, Kürdistan’a[3] bağlarlar. Okul, hastahane, askeri garnizon gibi nice resmi binanın önünde, ay yıldızlı Türk bayrağı yerine, üç renkli güneşi taşıyan, kendi bayraklarının dalgalanacağını umut ederler. Türklerin birçok yer gibi Van’ı da işgal ettiklerini ve bu işgalin etkilerinin geriye, ileriye dönük sürekli artarak her şeye sirayet ettiğine inanırlar. Sözgelimi işgalin göle, gölde yaşayan canavara (tırnaklarının tuhaf bir şekilde uzamaması gibi), kırmızıya boyanmış belediye otobüsüne, onu süren şoförün yana yatık şivesine (harflerin kendi boyu ve posuna yakışmayan eciş bücüş bir kılıkla arzı endam etmesi), Van kahvaltısında sunulan pek övünülen otlu peynire (fazla pancar katılarak tadının bozulması yahut yağını ayırıp besin değerini düşürmesi gibi), sıradan bir günde, sıradan bir alışverişte; herhangi bir esnafa bir şey sormadan, önce resmi ve zorunlu dil olan Türkçeyi mi yoksa ana ve yasak dili Kürtçeyi mi seçeceğine, binaların mütemadiyen dışarıdan sıvasız olmasına, göl suyunun tadı gibi birçok şeye sirayet ettiğine, şehirdeki en büyük akışkan enerjinin bu saklanılan mahrem gerçeklikten kaynaklandığı konusunda hemfikirdiler. İşte, ben, pek de kalabalık olmayan düz yolda rahatça ilerleyen Edremit TOKİ’lerden (2011 yılında Van’da meydana gelen depremde depremzedeler için yapılan ama para ile satılan yerleşke) Van’a giden otobüste, hemen çaprazımda oturmuş, gençlik enerjisinin; kısa kollu siyah tişörtünden, oturduğu koltuktan dışarıya taştığı, kumral, kaslı, kolları dövme ve yazı ile kaplı, çok mesajlı, adının sonradan Kemal olduğunu öğreneceğim o delikanlıya takılıyor gözüm.
Öykümüz bu genç ile dünyanın geri kalanı arasında ve pek tabii hakkında.
Bireyin hikâyesine gelebilmek için yapılan tüm toplumsal, tarihi, sosyoloji içerikli bol baharatlı girizgâhların uzunluğundan sitem etmeden önce, okuyucuyu; bunun sebepleri üzerine, Dünya Edebiyatı Cumhuriyeti[4] şemsiyesi altında serinkanlı bir tefekküre davet ediyorum.
Elleri oldukça büyük, parmakları uzun, kalın ve boğumları belirgin (büyük eller, bende şefkat hissi uyandırır hep) bir delikanlı. Her halinden sağlık ve kuvvet fışkıran görünümünde; ağır iş bakiyesinin etkileri, bedenin her tarafına yayılmış, üstelik sadece bedenine değil, edasına da geçmiş. Her an ağır bir şeyi kaldıracakmış ya da onulmaz bir şeye omuz verecekmiş gibi tetikte.Yüzünde kırılgan bir ifadeye eşlik eden kırıcı ve sert tonlar mevcut. Güçlü göğüs kafesi, nefes alırken dalgalanan burun delikleri, koltuğun demirini sıkarkenki taşan kuvvet, damarlarını görünür kılan kanın ve hatların uyumundan doğan yırtıcı güzelliği bozmayan güneş lekeleri. Dirim ve öfkeden müteşekkil genç bir beden. Sol kolunun dirseğinden, el bileğine kadar siyah mürekkeple “Çima Ez Dayê” yazısı ve yazıyı adeta çembere almış işaret parmağı ile başparmağının ortasına doğru kanatlanmış kuş sürüsü, göçmen kuş üçgeni.Arabaya bindiği ilk duraktan beri sağ eli ile kolunu tutuyor, okşuyor, çaktırmadan örtüp saklıyor, bazen sıkıyor; sağa sola dönüp bu dövmenin, yazının başkalarının ilgisini çekip çekmediğini de merak eden gözlerle süzüyor. Dövmenin fark edilip ilgi görmesinden kıvanç mı utanç mı duyacağını önce kestiremediğim bir yüz ifadesiyle bir iki kez bana bakıyor. Ama kolunu sıkmasından -ağrı gibi bir sebepten değilse- ilgiden pek de memnun olmadığını bir iki dakikadan sonra anlıyorum.
Maalesef, burada konuyu kesip kuş sürüsüne bereket deyip “Çima Ez Dayê” cümlesine,daha doğrusu sorusuna,bir açıklık getirmem gerekiyor. Böyle bir sorunun, dünyanın diğer dillerinde kaç kelime, kaç heceye denk geldiğini, söyleyenin hangi saikle söyleyip, duyanlarda ne tür duygular uyandırdığını ölesiye merak ediyorum. Zira Kürtçe bilen Kürtlerin, son kırk yılda şahit olduğu savaşın, varolma mücadelesinin bir sonucu olan bu mahcup ve ezik,hedefini şaşırmış ya da atlamayı tercih etmiş sorunun mahiyetini ancak Kürtler’in anında anlayıp (doğal olarak), zihinlerinde; bu sözün duygu dünyasına ait onlarca görüntü, mesele,anı canlandırdığını biliyorum. Dünyanın başka bir yerinden; misal İspanyolca ya da İngilizce okuyucusunun bu öyküden, bu slogandan, bu sitemden ne anlayacağını kestirmek zor, bunu kafaya takmamak elde değil. (Haliyle aşağıda anlatılan ve üzerinden bir hayli zaman geçen öykümün dünyanın birçok yerinde, pek çok dilde okunmasını arzu ederdim).Artık bir slogan hükmüne terfi etmiş bu serzenişin; kimine göre isyanın tüm yerel ve milli veçhelerini aktarmak ile bu soruyu “anlamadığım veya okuyamadığım bir cümle” gibi, anonim bir ifadeyle geçiştirmek arasında kaldığımı siz de fark edeceksiniz. Bu iki arada bir derede kalmışlık daha derin bir soruna bakıyor: Anlatımın hangi temel kaide üzerinde duracağı mevzusuna, hikâyemizin yönünün kime, neye dönük olacağı sorunsalına.
Anlatım tercihimiz hangi yönde olacak? Dünya okuru adına, evrensel denilen; onlarca suda yıkanmış, yüksek ısıda ısıtılıp pastörize edilmiş; kokusu, yerel tadı ve aroması alınmış, bu sebeple herkesin çekinmeden alacağı/seveceği, en azından anlam dünyasında bir yere oturtacağı, haz almayı umacağı,yadırgamayıp kapak yazısında delice hüzünlü ve çılgınca eğlenceli türünden tanıtımlara mazhar kalacağı bir biçime; yahut zor, anlaşılması meşakkatli, uzun ama elzem, yoğun, etkili ama herkesi kapsamayan rahatsız edici derecede yaban,fazla gerçekçi;yerel tınıya, rahatı kaçıracak denli rahatsız edici bir anlatıma mı bel bağlayacağız? Bu anlatım endişesi, bu yarılmışlık, burada kalsın şimdilik.
Şu kadarını söyleyeyim: İşin özü; devlete, işgale, işgal güçleri polislere edeceği isyanı,Allah’a yapacağı itirazı,ona yükleyeceği suçu neden annesine yükler insan? Daha doğru bir ifadeyle, nedeni ve erki kendinde barındıran kutsal ya da seküler, yüce ve kırılamayan, alt edilemeyen bir odağa edeceği sitemi; kendisini hep anlayan (belki tek),yegâne sığınağı anneye-ki kadim ve en tek limandır anneler Kürt çocukları için-sitemle soran, onu sorumlu tutan bu sorunun dizgesi, kokusu, manası pek lokaldir. Bu çıkmazı hafifletecek tek şey;mevzunun cümle değil, kuşların (dövmenin) kendisi olması. Biçimini, cinsini, adını, alışkanlığını, bilemediğimiz birer kara lekeden ibaret kuş sürüsü ve onu sıkıca okşayan adının sonradan Kemal olduğunu öğrendiğim, koluna da Kemal diyeceğim kahramanın sağ kolu ile ilgili öykümüz.
Kendi kolunu okşamakla başlayıp korkunç sonla biten bu öyküdeki genç, çenesinin altını kaplayan kısa sakal çizgisinin sevimliliğine rağmen, yüzündeki ifadenin ara ara sert bir gölge ile kaplandığını sandığımdan, ilgimi çekmişti. Otobüs birkaç durakta duruyor, birkaç yolcu biniyor, birkaçı iniyor.[5] Genç, birara ayağa kalkıyor, boş koltuk olduğu halde, yukarıdaki gri tutamaçlardan birine asılıyor, diğer kolunu da bu tutamaçta duran koluna asıyor. Yüzündeki misafir kasılmalar kalıcı şimdi, alnı acıyla kırışmış kolunu saklamaktan, utanmaktan çok acıyla sıktığı aşikâr artık. Acaba konuşsam mı, rahatsızlığının olup olmadığını sorsam mı? Böylesi gençlerin gururlu, kırılgan olduğunu, içinde bulundukları kötü veyahut kendince zayıf hallerinin bilinmesinden hoşlanmayacaklarını biliyorum. Bu yüzden sadece göz ucuyla süzmeye devam ediyorum. Birkaç dakika sonra tekrar yerine geçiyor. Bölge hastanesinin önündeki ışıklarda durmuşuz,hastaneye bakıyor, burada inecek galiba diyorum ama o sadece içli içli bakıp artık bastırılamaz olan ağrıdan kuşlu kolunu sıkıyor. Dövmeyi yeni (mi) yaptırmış,enfeksiyon falan mı kapmış acaba? Dövme hiç de yeni görünmüyor, hatta kuş figürlerinin silinmekte olduğunu bir kez daha teyit ediyorum. İkinci el dövme diye içimden geçiriyorum. Göz ucuyla süzmeyi bırakıp birkaç yolcunun meraklı bakışından cesaret bularak, bu defa dönüp tam cepheden kendisine bakıyorum. Kolu şişmiş,demin bu kadar değildi, değil mi; evet evet şişmiş, oldukça hem de içimden geçiriyordum. “Neyin var delikanlı, bir sıkıntın yok değil mi?” diyebiliyorum telaşla. Başını kaldırıp iri kara gözlerini, kızaran çıkık elmacık kemiklerini, tüm o biçimli yüzüyle bana bakıp dişlerini sıkarak, “Bilmiyorum kolum, kolum” diyor ve başını eğip susuyor. Otobüs hareketleniyor, sağa sola baktığımda otobüste çok az yolcunun kaldığını, çoğunun hastanede indiğini görüyorum.“İstersen in,hastaneye git, fazla uzaklaşmadık henüz” diyorum.İtiraz ediyor.Bir iki yolcunun cılız yardım tekliflerini de acı bir mırıltıyla reddediyor. Otobüs, havaalanı kavşağına vardığında, yoğun bir hareketlilik gözüme çarpıyor;otobüs, sert bir fren yapıyor, kalkan bir el, duruyoruz. Etrafı kolaçan ediyorum,şoför sıkıntıyla iç geçiriyor, her taraf polis ve özel ekiplerle dolmuş,yolun iki tarafına akrepler, TOMA’lar konuşlandırılmış. Siyah camlı, lüks resmi araçlar, uzun boylu, iyi giyimli FBI ajanı kılıklı polisler ve kulaklarında son derece karizmatik duran kulaklılar. Şoför,“Galiba uzun süre buradayız, çakılıp kaldık,” diyor bıkkınlıkla. Birkaç yolcu,“Kapıyı açın, inelim bari,”diyor. Şoför,“Burada nasıl indireyim,hem izin verirler mi,” diye cevap veriyor. Fakat yolcular ısrar ediyor,delikanlı; hiç oralı olmuyor, koltukta dertop olmuş, kolunu sıkıyor bir yandan, pencereden dışarıyı izliyor, neler düşündüğünü, neler hissettiğini merak ediyorum. Şoför pencereyi yarıya indiriyor,en yakınındaki polise saygı dolu bir ses tonuyla yolcuların inip inmeyeceğini soruyor. Polis,“Bekle!” anlamında bir el işareti yapıyor, bir iki kişiye danışıyor ve kapılar açılıyor, içerde yaşlı bir çift, kucağında bebeğiyle bir anne, ben ve Kemal kalıyoruz. Delikanlıyı bırakıp yürüyerek başka bir dolmuşa binmeye gönlüm el vermiyor. Anne,elinde bir pet su ona uzatıyor; sevgi dolu gözleri, kucağında küçük bir bebek annenin. Genç suyu alıyor, içeceğine; koluna döküyor, nedense birden su dökülmüş ateşten cızırtılarla, duman yükseleceğini hayal ediyor, hatta resmen tetikte bekliyorum; öyle bir şey olmuyor, pet onda kalıyor,kadın yerine geçiyor, kendimi çok çaresiz ve bir o kadar beceriksiz hissediyorum; ne gençle konuşabiliyor ne derdine derman oluyor ne de bırakıp gidebiliyorum. Plastik peti buruşturup avucunda öylece sıkıyor. Şoför bir sigara çıkarıp yakıyor ve akabinde bir tane daha derken,tam üç sigara, üstüste. Gencin inlemeleri kesik kesik, bir türlü gelemeyen, gelip geçemeyen o önemli kişi, dışarının sıcağı, arabanın içi ter ve nem, daralan ve ayaklanmak üzere olan ben. O an, pencereden sıkıntıyla dışarıya bakıyorum, üstümüzden bir kuş sürüsü geçiyor; son derece nizami, kaç taneydiler, ne çoktular, sayabilir miydim gibi saçma bir düşünce, birden içim burkuluyor nedense, dönüp ona bakıyorum, durumunda değişen bir şeyin olup olmadığına dair.Yok, aynı, hatta daha fena.
Galiba olmayacak, tam bu noktada devam etmekte güçlük çekiyorum; evveli az çok gördüğünüz üzere çizebiliyorum, bundan sonrasını onlara; elbette sebep olanlara, verdiğim ifadeyi siz okuyucuları sıkmayacağına inandığım bir saikle; gözden geçirilmiş, kayıt altına alınmış mahkeme ifademin esasına sadık kalarak aktarmaktan başka yapacağım bir şey yok.
II.
Evet, ordaydım, gördüm, yaşadım, şahitlik ederim.
Biz Edremit’ten Van’a geliyorduk…Orayı geçeyim mi? Yakına geleyim…anlaşıldı. Sonra havaalanı kavşağında durdurulduk, bakan geliyormuş dediler, bekledik; elbette yolun kenarında münasip bir yerde, şoför durumu kavradı, gömlek cebinden usulca bir sigara çekip yaktı, sonra bir tane daha, yani tam üç tane, evet üç tane… Bunun, mevzuyu dağıtmak için değil, hayır yanlış anladınız, ne kadar beklediğimizi en başından hesaplamanız için söyledim. Elbette, yoksa gereksiz ayrıntı vermek için değil.Yok, esasında onun için değil,bunun için:
“Sigara dumanı da dâhildi çocuğun kederine, bekleyişin gergefli yapısına, gergefte sıkışıp kalan kelebek kanatlı sabırsızlığı çocuklu annenin, soru somaktan korkmanın, müsaade istemekten çekinmenin dumanıydı, belki, ne biliriz biz, biz, ne kadar bilebiliriz ki ve siz”
Efendim,siz araya girince…
“Sert sert bakıp, sözümü kesince,dizgesi bozuluyor cümlelerimin, bağlantısı kopuyor tutunduğum meselenin, savruluyorum. Orda olanın kokusunu, tadını, yoğunluğunu; korkusunu, bir saklı tarihini, derleyip toplamak istiyorum. Elbette olanı tüm cepheleriyle kavramak, kavradığımı omuzlamak, taşımak, kırıp dökmeden sağa sola saçmadan, bekletip soğutmadan, incitip üzmeden anlatmak istiyorum.Üstelik, üstüme üsteme gelen şu bakışlarınızdan, acı geçirmez ifadenizden, sağ ve solumdaki silahlı askerlerden, askerlerin bellerinden sarkan kelepçeden, bir kelepçe takma ihtimali öncesinin soğuk tedirginliğinden, bulunduğumuz şu salonun adaletsiz bakiyesinden korumak, kollamak istiyorum. Bana yük hikayemi, kulaklarınızın feryat geçirmez tortusundan geçirip yüreğiniz ile hükmünüz arasında kalmışsa açık bir yer, işte oraya dökmek istiyorum. Ama işte ben, ben ayakta durmakta güçlük çekiyorum hâkim bey, üstelik ben o öykünün şahidiyim. Ben bu gördüklerimden önce ve ondan sonra aynı kişi değilim üstelik. Detaya durmayın diyorsun, sorma o vakit bana. Olmadı gidin, onu bulun getirin, öncesini benimin. Belki o araya girmez, detaya durmaz, bir çırpıda döküverir öyküsünü eteğinize.”
Araya girince işte ben karıştırıyorum.Peki, evet sade bir şekilde, tamam,hani hep işte öyle karışıyor, bazı şeyler içine, alakası yok affedersiniz;ama işte bana alakası varmış gibi geldi, kusura bakmayın. Peki devam edeyim. Genç gittikçe fenalaşıyordu, ben artık dayanamadım,şoföre dedim ki şunlardan biriyle konuş…“Şunlardan biri değil… Onlar,yani polis, haklısınız evet,yok hayır, kolluk kuvvetleri işte, işte değil, peki!Tamam.”
Polisle konuş, ben genci indirip hastaneye götüreceğim; gencin yani Kemal’in itiraz edecek takati kalmamıştı, hem arabanın içindeki sıcak ve nemden iyice bunalmıştı. Şoför de paniklemişti, izin istedi, seslendi, izin çıkmadı çünkü gelmekte olan gelmek üzereydi, öyle sandık ya da öyle yorumladık, duruşunu; cevaba duruş şeklini, el kol hareketlerini bir polisin. Şoför, yerinden kalkıp gencin yanına geldi, genç; ter içinde, sırılsıklamdı, bir eliyle sıkıca tuttuğu pet şişesi, öte yandan şaşkın gözlerle davul gibi şişmiş koluna bakıyordu. En medeni halimi takındım (en korkak en her itiraza gülümseyecek halimi),şoför koltuğuna vardım, camı biraz indirdim, bir kez de ben seslendim, çok kötü terslendim,“Sabret gebermeyeceksin, değil mi” dedi,“Hasta vardı hani,” diyebildim, cevap alamadım,“Pencereyi kapat!” dediler.Çok kırıldım, çok kötü oldum…Bunun bir önemi yok, haklısınız,sadede geleyim;peki.Genç bağırıyordu, bu kez ayaklanmıştı, bir o başa bir bu başa gidip geliyordu, pencereye yaklaşıp bağırdı bir ara, kimse oralı olmadı.Dışarıda hareketlenme var mıydı, bana mı öyle geliyordu, durgun ve kokmaya başlayan bekleyişimizin sabırsızlığı mıydı kıpırdanan, ayaklanan, kavrayamadım. Otobüsün, bir arkasına bir önüne doğru gidip gelen acı içindeki Kemal’e baktım, en arkada duran yüzleri kırış kırış, belleri bükük, nefes alıp verişleri zerre belli olmayan yaşlı çifte, onların omuzlarının üstünden geride boş ve araçsız uzanan yola baktım. Neredeyse araç olmadığını fark ettim, demek ki çevirmeyi ileri noktada bir yere taşımışlardı, etrafımız hep siyah resmi araçlarla çevrilmişti oysa,tüm bunların ortasında kırmızıya boyalı koca beyaz yazılarla “Van Edremit Belediyesi” yazılı otobüs çok zavallı duruyordu. Edebiyat yapmayayım, peki tamam, (edebiyat yapılmaz ki varsa görülür), içinde bulunduğumuz durumun bir ara, komik olduğunu bile düşündüm ama kısa bir an, “geç onları!”, geçeyim peki, genç kıvranıyordu; az kaldı dedim, azın neye denk geldiğini tartıp biçmeden, azın ne kadarının kalıp kalmadığını bilmeden, yaşlı çift hiç ses çıkarmadı,sadece izliyorlardı; sakindiler, sanki her gün aynı saatte burada bir bakanın gelişine denk geliyorlardı, mecburi bir beklemenin daracık oturağına alışmış, oraya yerleşmişlerdi. Zoraki bekleyişlerin çok eski,tanıdık sakinleriydiler onlar. Evet, uyarmıştınız, affedersiniz.Ama kucağında çocuğu olan anne ağlıyordu, çocuğuda ağlıyordu ve çocuğun da adının Kemal olduğunu sonradan öğrendim, gencin ismini de sonradan öğrendim, her şey sonra sonra oldu.Birden ne kadar tuhaf bir durumun içinde olduğumu fark ettim, bunu kendime gösterdim; en arkada oturan yaşlı suskun birer çift, onların dört koltuk önünde, kucağında kaç aylık olduğunu bilmediğim Kemal adlı çocuğu ile durmadan ağlayan bir anne, yine aralıksız sigara içen şoför, gittikçe kolu şişen, kıvrandıkça yaralı bir hayvana dönüşen bir genç ve ben ve kapıları sıkı sıkı kapalı bir otobüs.Nedense, tüm bunları bir flood olarak Twitter’da paylaştığımı ve gelen olası tepkileri hesaplayıp onlara verdiğim cevapları tasarlarken buldum kendimi. Ses getirecekti; tweetler, retweetler ve likelar getirecekti, hem de çok. Sonra bunu düşündüğüm için utandım ama utanç duygum düşünmeme engel olmadı.Artık ipin ucunun kaçtığını anladım, gülmeye başladım. Şey, ben samimi olmak adına her şeyi aktarmaya çalışıyorum sadece.
(Her şeyi aktaramam hiçbir zaman, biliyorum, mevzu bölünür, an bölünür,hikâye çoğalır da çoğalır. Bu mümkün değil, biliyorum ama en azından bu çabama bir saygı duyun beyefendi. Kim kimi anlamış ki, kim kimi anlatabilir ki? En azından bunu bilmeye çalıştığımı görün.) Pardon, hep böyle ufak şeylere takılıyorum.Genç,volta atmaya devam ediyordu, ben gülmemi bastırdım, gözümden yaşlar geliyordu, ağlıyordum galiba, ben de onunla volta attım, kadın ve çocuk bu kez sessizce ağlıyorlardı, yorulmuşlardı galiba. Evet, gittikçe sinirleniyordum, ne bedenimi ne zihnimi kontrol edebiliyordum, volta sırasında Kemal; arada bir pencereye yaklaşıyor, vahşi bir hırıltıyla küfürler savuruyordu, ben de öyle yapıyordum ama sadece Allah kahretsin, falan diyordum (hayır hayır çok şey dedim,çok çok şeye küfür ettim, çok), arada bir; pencereden işaret diliyle, polislerden kapıyı açma izini istiyorduk, kesinlikle reddediyorlardı. Bir ara, önde Kemal, yaralı bir beden gibi, kendine ait değilmiş gibi taşıdığı; davul olmuş koluyla, ben arkada volta atarken durup gayri ihtiyari çocuğunun adını sordum,“Kemal,” dedi kadın, benim de ismim,“Kemal,” dedim aptalca, gülümsedim,“Allah uzun ömür versin,” dedim. Şoföre doğru gittim, ondan bir sigara istedim; hiç sigara içmemiştim oysa şimdiye dek, şoföre çocuğun adının Kemal olduğunu söyleyiverdim, o da “Öyle mi, benim adımda Kemal,” dedi, ben de; benimki de, hatta şu gencin de, o an başımdan kaynar sular döküldü ve zihnim, topladığı tüm Kemalleri üstüme boca etti. Şuan otobüsteki tüm erkeklerin; çocuk, genç, orta, yaşlı her erkeğin adı Kemal’di ve yaşlı adama ismini sormak istedim ama korktum,“Neden, neden biz adı Kemal olan birkaç kişi bir otobüsün içinde hapsolmuşuz, hem de şehrin göbeğinde” deyiverdim. Şoför “Olur böyle tesadüfler,” diyerek geçiştirdi. O esnada Kemal’in genç olanı, kendini koridorda yere attı, tüm kuvvetiyle yaralı ve şişmekte olan koluna sarılmış bir vaziyette; hemen yanına koştuk ama o durmadan yeri tekmeliyordu, çocuklu kadın; ağlayarak Kürtçe “Bir şeyler yapın lütfen,” diye feryat ediyordu. Kemal şiddetle, öfkeyle, acıyla kendinden geçmişçesine bağırıyordu, galiba ben de bağırıyordum, yerde şiddetle titreyen zehirli bir şeyi ele geçirmek isteyen birinin edasıyla ben ve şoför, çaresizce etrafında dönüyorduk;birden üstüne atıldım,anında sert bir tekme darbesi aldım, bayağı uzağa savruldum, nefesim tutulmuştu; tekme böğrüme gelmiş,ruhum bedenimden çekilmiş, sadece bakıyordum; sadece görüyordum, her şey yavaşlıyordu,nefes almadan bakarken demek. Şoför, bir ara ön kapıyı açtı ama elleri havada, teslim olmuş vaziyette gerisin geri içeri girdi, kapı kapandı, bebekli anne; bebeği bırakmış, dizlerine ve yüzüne vuruyordu, ağıt yakıyordu ama ben sesleri algılayamıyordum, sadece açılan ağzı dize vurulan eller, her şey ağır çekimde gibi tuhaf, anlamsız bir hareketlilik içindeydi, genç yeri dövüyordu, üstünü başını yırtıyor, önce siyah tişörtü sonra siyah atleti yırtıp fırlattı, elindeki pet bir koltuğun altına yuvarlandı; bembeyaz, kılsız bir bedeni vardı; o şişen kolun ölü bir hayvan leşi gibi güzel bedenine asıldığını, orda eğreti durduğunu bir kez daha farkettim. Başı kesik bir tavuk gibi debeleniyordu yerde, ben de kendimi yere attım debelendim bağırıyordum galiba, ama kendi sesimi duymuyordum, debelenmek bana iyi gelmişti. İşte tam o an da kuşlar devreye girdi. Önce kanat sesleri geldi, çok güçlü bir şekilde kulaklarım açıldı ve ben bağrışı, çağırışı duyabildim. Genç, kolunu havaya dikmiş, sırt üstü uzanmış; ayakları zeminde kasıla kasıla zemini dövüyor, ayağından çıkmış ayakkabılar, topuğun derisini yüzercesine yere sürtüyor; ayaklarını kendine çekiyor, dertop oluyor; sonra kendinden çıkıp gitmek istercesine açılabildiği kadar geriniyor de bedeni. Bir silah gibi yukarı dikilen kolu iki, üç kol kalınlığını bulmuş,şişkin kolundan parça parça etler kopuyor, kuş olup kanat çırpıp otobüsün içine doluşuyorlardı.
???...
Hayır!Sizi dinlemeyeceğim artık, ne gördüysem onu anlatacağım.
Bu işkence devam etti dakikalarca, saatlerce; kuşlar, ardı ardına kopuyor,havalanıyordu. Türünü çıkaramıyordum; kanlı, etli ve beyazdılar kuşlar, o kadar telaşla sağa sola uçuyorlardı ki pencere ve kapılara çarpıyorlardı, çarptıkları yerde cüsseleri kadar kanlı lekeler bırakıyor; kimisi düşüp ölüyor, kimisi tekrar çarpmak için sağa sola saldırmaya devam ediyordu. Başımı kaldıramıyordum, başıma çarpıyorlardı, ellerimi ve kollarımı yüzüme siper ettim, ayağa kalktım, dışarıdaki silahların bize doğrulduğunu gördüm. Öylece dikildim, ellerimi havaya kaldırdım. Kemal ayağa kalktı, sessizdi, suskundu; hatta rahatlamış, durulmuş gibiydi, su petini sol eline almıştı, kuşlar ona da çarpıyorlardı, o ise hiç aldırmıyordu buna, otobüsün önüne doğru yürüdü; dirseğinden, kesik kolundan usulca kan damlıyordu ben uzandığım yerde hava da düşen kam damlalarına bakıyordum, her damlayışta gri zeminden ufak bir toz bulutu yükseliyordu. Kapının açma düğmesine dokundu, işaret parmağı ile, kapı tısss sesiyle açıldı,sol elinde sıkı sıkı tuttuğu yarım pet şişesi ile yürüdü, dik yürüdü, kendinden çok emindi nedense. Ben de ayaklandım,otobüsün ortasında, iki elim havada, teslim ol vaziyetinde silahları dikilmiş yüzlerce polise bakıyordum; koştu, boş araziye doğru, sonra ardından yüzlerce el ateş edildi, yere düştü bedeni, sonra otobüsü taradılar, kuşlar bir bir düştü; kadın öldü, çocuk öldü, şoför öldü, yaşlı çift, evet tahmin ettiğim gibi, onun da adı Kemalmiş,sonra işte herkes her şey öldü.
(Ben niye ölmedim ki ben, şimdi, ben.)
Sonra, biliyorsunuz işte.
Yayıncının notu:
Kemal Korkut, öyküde iddia edildiği üzere Van’da değil, Diyarbakır’da öldürüldü. Newroz günü üst araması yapılırken yaşanan gerginlikten, üstünde bir şey olmadığını kanıtlamak için soyunmuştu, üstü çıplak halde koşarken canlı bomba iddiasıyla, arkadan Türk polisleri tarafından silahla öldürülmüştür. Kemal Korkut, üniversiteöğrencisi olupmüzikle uğraşır kemal çalardı.
Detaylı bir haber linki.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/705844/Kemal_Kurkut_niye_olduruldu_.html
Kemal Korkut Davasında Son Durum
https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-54973918
[1] Van Gölü Canavarı hakkında bir haber metni: https://www.ntv.com.tr/yasam/van-golu-canavari-gercekten-var-miydi,lLQOPrxR0EWr_1fT1VR9EA
[2]Kürtler’in varlığı hala tartışılıyor. https://www.ulkucudunya.com/index.php?page=kitap-icerik-detay&kod=70
[3] Kürdistan’ın varlığı hala tartışılıyor.http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/turklerin-ve-kurtlerin-kurdistani-1162515
[4] Bu mevzuda faydalı bir eser. PascaleCasanova, Dünya Edebiyatı Cumhuriyeti.https://www.amazon.com/Dunya-Edebiyat-Cumhuriyeti-Pascale-Casanova/dp/9754343756
[5] Evet, olayı geçmiş zamanda anlatmak bana ihanetmiş gibi geliyor, Neye mi? Gerçeğin ve zamanın tanrısına, Kemal’in öncesi ve sonrasına.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →