Yönetmen Selim Yıldız'ın 2016’da çektiği “Bîra Mi Têtin (Hatırlıyorum)” adlı belgesel 18 Aralık 2018'de vefat eden filmin kahramanı Sinan Encü'nün ölüm yıldönümünde seyirciyle buluştu. Belgesel, 29 Aralık tarihine kadar Vimeo üzerinden ücretsiz ve çevrimiçi olarak izlenebilecek. Film, daha önce ulusal ve uluslararası birçok festivalden ödüllerle döndü. 2016 yılında 27. Ankara Uluslararası film festivaline seçilmişti ancak gösterim tarihi netleştiği halde son anda festival programından çıkarılmıştı. Filmin aldığı bazı ödüller: 9. Documentarist İstanbul Film Festivali Johan Van Der Keuken Yeni Yetenek Ödülü, 5. Babel İtalya Film Festivali Premio ‘Diara Di Cineclup (Doğruluk) Ödülü, 5. Van Gölü Film Festivali En İyi Belgesel Film Ödülü.
Belgeselin ismi, Roboski'de (Rebozik/Robozik)[1] 62 yıllık sınır ticaretine tanıklık eden Ahmet Encü'nün "Her şeyi Hatırlıyorum'' sözlerine dayanıyor. Ahmet Encü, o toprakların canlı bir belleği olarak maruz kaldıkları zulümleri, çaresizlikleri, uzak ve yakın tarihi dönemler içinde meydana gelen ve kaderlerini belirleyen önemli gelişmeleri keder yüklü diliyle tane tane anlatıyor. 100 yıllık tarihi süreç boyunca sınır hattında yaşayan ve tek ekonomik dayanakları sınır ticareti olan Roboskililerin hayatında değişmeyen tek şey ölüm ve korku olmuştur. Ahmet Amca ısrarla Güney Kürdistan'la olan sınır ticaretinin tarih boyunca yaşamlarının doğal bir parçası olduğunu, 1950-1975 yılları arasında ortada bariz bir sınır engelinin olmadığını, oradaki sınır kentlerinde yaşayan akrabalarıyla kolayca görüştüklerini, birçok temel ihtiyaçlarını Zaxo gibi sınırdaki kentlerden karşıladıklarını vurguluyor. Sözleri arasında 1961 yılında Molla Mustafa Barzani'nin güneyde başlattığı isyanın tetiklediği korkular neticesinde Irak, İran ve Türkiye arasındaki sınır hattında askeri kontrolün yoğunlaştığını, zamanla yasaklı bölgelerin, ölümlerin ve işkencelerin durmadan arttığını da ekliyor. Özellikle 90'larda, Kürt Siyasal Hareketi’nin ülkenin her sahasında örgütlenme alanını genişleten, kitlesel desteğini arttıran bir güç haline gelmesi sınırlardaki karakol sayısının hızla artmasını, beton duvarların, güvenlik bariyerlerinin yükselmesini, sınırlardaki tüm yerleşim sahalarının militarist bir cendereye sokulmasını da beraberinde getirdi. Giriş çıkışlar ve sınır ticareti katı bir şekilde devlet kontrolüne alındı, hareketin beslendiği havzayı kurutmak adına koruculuğu ve devletle işbirliğini kabul etmeyen köylerin önemli bir bölümü ya yakıldı, ya da boşaltıldı, hayvancılık sınırlandırılarak otlatma sahalarının geniş bir bölümü ve yaylalar yasaklı, veya mayınlı alanlar haline getirildi. Mademki balık kolayca ele geçirilemiyordu, o vakit beslendiği denizin kurutulması gerekiyordu. Achille Mbembe’nin dikkat çektiği gibi: “Sömürge işgali, her şeyden önce mekânın bölümlere ayrılmasıdır. Sınırlar konulması, iç ve dış sınırların kışlalar ve polis karakollarıyla belirlenmesidir; tamamen zor diliyle, daima hazır ve nazır olarak, sık ve doğrudan eylemle düzenlenir ve herşey karşılıklı dışlama ilkesi üzerine kuruludur" (2020: 110).
Hukukun ve sömürgeci mekansal düzenlemenin sıfır noktasında bulunan Roboski’de dağlık ve engebeli arazi şartlarının tarımsal üretime uygun olmaması ve hayvanacılığın devlet eliyle sınırlandırılması dolayısıyla tüm yasaklara rağmen burada yaşayan insanların kaçak yollardan sınır ticaretini sürdürmekten başka çaresi yoktu. Devletin kimi zaman gözaltı ve tutuklamalarla engellemeye çalıştığı sınır ticareti, 28 Aralık 2011 yılında meydana gelen Roboski katliamıyla başka bir boyuta taşındı. TSK uçakları tarafından 19'u çocuk toplam 34 kişi aleni bir şekilde katledildi. Katliamın ardından Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı ancak bir buçuk yıl sonra görevsizlik kararı verilerek Genelkurmay ve Askeri Savcılığına gönderildi. Askeri savcılık dosya hakkında Ocak 2014'de takipsizlik kararı verdi. Ayrıca avukatların itirazı reddedildi. Anayasa Mahkemesin’ne (AYM) yapılan başvurunun da reddedilmesiyle Roboskili aileler, 2016 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurdu. AİHM de 17 Mayıs 2018'de aileler adına başvuru yapan avukatların eksik belgeleri geç göndermelerini gerekçe göstererek başvuruyu "kabul edilemez'' buldu ve başvuruyu reddetti. Kimsenin yargılanmadığı katliamın üzerinden tam 11 yıl geçti. Devletin karanlık odalarında tüm kanıtların yok edildiği, muhtemelen hiç bir zaman aydınlatılmayan, faillerini öğrenemeyeceğimiz bir vahşet olarak kayıtlardaki yerini alacaktır.
Roboski katliamı, hem Roboski’de yaşayan insanların, hem de Kürdistan’ın yakın dönem tarihinde bir dönüm noktasıydı, dehşet verici bir katliamdı. Bir sömürgede yürürlükte olan olağanüstü halin, düşmanlık ilişkisinin, egemenin öldürme hakkının ete kemiğe büründüğü, hiçbir siyasal ve güvenlik gerekçesinin örtbas edemediği apaçık bir olaydı. Sömürgelerde hukuki düzenin kontrol ve garantilerinin her an askıya alınabileceğini, buradaki egemenliğin esas olarak gücün hukukun dışında kullanımı anlamına geldiğini kanıtlayan somut bir örnekti. Buralarda yaşayan insanların her türlü siyasal ve vatandaşlık statüsünden, haklarından mahrum bırakılarak sadece çıplak yaşama indirgendiğini gözler önüne seren bir operasyondu. Herhangi bir çatışma, direniş veya eylem sahasının içinde yer almayan, yılladır ne yaptıkları ve hangi güzergahlardan geçtikleri belli olan “sivil insanların” hedef alındığı, hiç bir kamusal baskı veya hukuki yaptırımın failleri suçlu koltuğuna oturtmayacağından emin olunan apoletli bir devlet katliamdıydı. Çünkü bu insanlar; insanlığın dışında, bir alt-insan kategorisi olarak görülen, düşman ilan edilmiş, “yası tutulmaya değer olmayan hayatlardır”. Bu katliamın Kürtler açısından diğer bir önemi de, devletsiz, statüsüz bir ulusun yaşamının kırılganlığını tüm dehşetiyle ortaya koyan, sunak taşında bir kurban olmaktan kurtulmanın yolunun bir statüye, bir iç egemenliğe sahip olmaktan geçtiğini gösteren şiddetli bir mesaj olmasıdır. 2014 yılının Sonbaharı’nda yani katliamdan üç yıl sonra gerçekleşen ve belgesele dahil edilen bir karede, askerlerle, Roboski köylülüleri ve HDP milletvekilleri arasında geçen diyaloglar fazlasıyla çarpıcıdır. Tüm kibarlığına rağmen sınırların ihlal edilmesi durumunda güç kullanmaktan geri durmayacağını belirten komutan, yerde yatan öldürülmüş atlar, bir taraftan oradaki öfkeli gençleri yatıştırmaya çalışan, diğer taraftan ölüm tehdidine rağmen onlarca nüfusu doyurma zorunluluğunundan ötürü sınır ticaretine devam edeceklerini komutana ısrarla anlatmaya çalışan amca, militarist ablukaya alınmış yerleşim sahası, sömürgeci egemenliğin kusursuz bir manzarasını sunmaktadır.
Filmin ana karakterini oluşturan Sinan Encü, 2011 yılındaki katliamda 16 yaşındaki abisi Şıvan Encü'yü kaybetmiş bir çocuktur. 14 yaşındaki Sinan, genç yaşta evin geçimini üstlenmek zorunda kalmıştır. Khaled Hosseini’nin "Uçurtma Avcısı'' romanında: ''Afganistan'da çocuk çok ama çocukluk yok" (2003) belirlemesi maalesef Kürdistan için de fazlasıyla geçerlidir. Erken yaşta büyümek ve dünyanın ağır yüklerini yüklenmek zorunda kalan çocukların yaşadığı coğrafyaIardan biridir. Filmde de gösterildiği gibi çocuklar bu ağır yasın gölgesinde her şeye rağmen hayatlarına devam ediyorlar, top oynuyorlar, keçileri için ahşap barınaklar yapıyorlar, atların ve katırların bakımıyla ilgileniyorlar ve umutla annelerine gülümsüyorlar. Filmde ayrıca yüreği ağzında, korku ve endeşeyle sürekli Sinan'ı bekleyen annesi Hayyam'ın tüm ruh hali, hüznü, temennileri de etkili bir şekilde yansıtılmış. Orada yaşayan birçok anne gibi çocuğunun öldürülmesindense tutuklanmasına bile razı olduğunu belirten bir annedir Hayyam. Kürdistan, ölümün mutlak hükümranlığı karşısında çocuğunun tutuklanmasına bile razı olan annelerin yaşadığı bir yerdir aynı zamanda. Çocuğunun cesedini teşhis edebildiği için, çocuğunun kemiklerine kavuştuğu için, başında ağlayabileceği bir mezara kavuştuğu için teselli bulan nice Kürt annelerinden biridir Hayyam anne. Çünkü her Kürt annesi yaşam tecrübelerinden hareketle, egemenin öldürme hakkının sömürgelerde herhangi bir düzene tabi olmadığını iyi bilir. Sömürgelerde savaş, hukuki ve kurumsal kurallara tabi değildir, suretsiz ve hesap vermeyen bir fail olarak her kapıyı çalabilir. Yaşamın ölümün gücüne boyun eğdiği, ölümün gücüne tabi kılındığı nekropolitika hâkimdir.
Yönetmen Selim Yıldız, yıllardır yaptığı belgesel filmler aracılığıyla kolektif belleğin yeniden üretimisinde ve kayıt altına alınmasında değerli bir rol oynamaktadır. İmza attığı çalışmalarda neredeyse hiç bir kurguya rastlanmamaktadır. Onun çalışmalarında, majör hikâyeler, ulusal alegoriler, dört başı mamur anlatılar, rolüne profesyonel şekilde hazırlamış oyuncular, politik dolayımdan geçmiş diyaloglar yoktur. Bizlere sunduğu şey; yaşanmış veya yaşanmakta olan gerçekliğin, anların, karşılaşmaların dolaysız bir kaydından ibarettir. Siyasal ve toplumsal gövdenin tamamından ziyade bu gövdeyi oluşturan küçük parçalara, minör hikâyelere, spontane gelişen olaylara odaklanmaktadır. Netice itibariyle bazı acıların kaydını tutmak, bir döneme de tanıklık etmektir, o dönemin bir dökümünü şüphesiz içerir. Ahmet Ergenç’in güzel ifadesiyle: “Fikirlerden yola çıkıp insan halleri yaratmıyor. İnsan hallerinin içinden o fikirlere ulaşıyor" (2016: 114). Anlatmaya çalıştığı durumlarda, bazen bütün Kürtler bir Kürt olur ya da bir Kürt bütün Kürtler. Ayrıca söz patlamasının yaşanmadığı, hatta kimi zaman suskun kayıtlardır. Çünkü bazı acıların, travmaların, yasların kelimelerde karşılığı yoktur, kelimelerle karşılığı yoktur, yalnızca suskunluk anlatabilir yaşanılanın ağırlığını. Onun çalışmalarını, Randall'ın tabiriyle “insanın insana ifşaatı” olarak da değerlendirebiliriz. Bir çok uluslararası festivalden ödül almasına rağmen, Kürt sinemasının Kürdistan’daki seyirciyle buluşacak bir pazara, filmleri gösterecek sinema salonlarına, kurumsal bir işleyişe sahip olmaması dolayısıyla birçok Kürt yönetmeninki gibi onun da çalışmalarına ancak dijital platformlardan, video sitelerinden ulaşılabilmektedir. Mizgîn Müjde Arslan, Kürt sinemasının bu dezavantajını vakti zamanında çok iyi özetlemişti: “Kürt filmleri sessizce, mütevazi bir şekilde yapılıyor, birkaç festivalde gösteriliyor, buralarda alkışlanıyor, ödül alıyor ve hepsi bununla sınırlı kalıyor; çünkü devleti olmayan her ulusun yaşayabileceği ‘kayıt dışı’lığı yaşıyor. Bu sebeple Kürt sineması, sınırlar içerisindeki kayıp bir ülkenin, kaybolmuş sinemasıdır" (2009: 16). Umarım bu belgesel ve Kürt sinemasının bundan sonraki tüm üretimleri bu görünmezlik ve sansür duvarını aşar, sinema salonlarında kendi ülkesinde ve kendi seyircisiyle buluşur.
Belgeselin izlenebileceği Video linki: https://vimeo.com/565186591/165a9e402a
REFERANSLAR
Achille Mbembe, Düşmanlık Politikaları, Çeviren: Ayşen Gür, 2020, İletişim Yayınları.
Ahmet Ergenç, Gözdeki Kıymık Derlemesi, 2016, Metis Yayınları.
Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, Çeviren: Püren Özgören, 2004, Everest Yayınları.
Müjde Arslan (Derleyen), Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm, 2009, Agora Yayınları.
[1] Şırnak’ın Uludere (Qilaban) ilçesine bağlı köyün Kürtçe ismi bölgedeki farklı Kürtçe aksanlara göre değişiklik gösterecek şekilde Rebozik veya Robozik’tir. Türkçeleştirilmiş resmi ismi ise Ortasu’dur. Köyün ismi, katliamdan sonra Türk medyası tarafından gayri resmi şekilde “Roboski” şeklinde yeniden Türkçeleştirilmiştir. Katliamda öldürülenler esasında birbirine çok yakın olan Robozik ve Bêjuh (Gülyazı) köylerinden insanlar olmakla beraber katliam “Roboski Katliamı” olarak anılmıştır.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →