Modern anlamda uluslaşmanın, ulusu yeniden üreterek süreklileştirmenin, meşrulaştırmanın önemli aygıtlarından biri haline geldi akademik alan. Neredeyse her ulusun ismi ile nitelenen bir akademi(ler) camiasından bahsetmek mümkün. Kolonyalist uluslar akademiyi kendi sömürgecilik faaliyetlerini meşrulaştıran, sömürgeleştirdiği ulusları birer bilgi nesnesi haline getiren bir aygıt kılarken, sömürge uluslar ise aksine, akademiyi özgürleşme, özneleşme ve var olma mücadelesinin önemli alanlarından biri olarak görme eğiliminde oldu. Peki, Kürtler özelinde akademinin nasıl bir anlamı ve önemi var? Herşeyden evvel bir "Kürt akademisi"nden bahsetmek mümkün mü? Şayet Kürtlerin öznesi olduğu böylesi bir "epistemik cemaat" alanı varsa, bu alan Kürt uluslaşması için ne ifade ediyor? Bu alandaki Kürt aktörlerin durumları, karşılıklı ilişkileri nasıl işliyor? Bu ve benzeri başka birçok sorunun cevabını bulmak için Paris 8 Üniversitesi'nden Kürt akademisyen Engin Sustam ile konuştuk.
Engin Sustam
Öncelikle size göre akademi bir ulus için ne ifade eder? Lehte yahut aleyhte, akademi bir ulus için bağrında neler taşır, uluslaşma sürecinde nasıl bir fonksiyona sahiptir?
Öncelikle böyle bir röportajı yaptıgınız için, size ve Kürd Araştırmaları Dergisi grubuna çok teşekkür ederim. Derginizin Kürt araştırmaları alanında, böyle bir dönemde, ciddi bir boşluğun olduğu politik ve sosyal bilimler alanında çok iş göreceği kanaatindeyim.
Sorunuzun cevabına gelecek olursak, izin verirseniz farkli bir metodolojik okuma üzerinden yaklaşarak cevaplamaya çalışacağım. Yani akademinin ilk referansı bildiğiniz üzere üniversite alanı üzerinden ele alınmaktadır. Burada da temel referans bence bağımsız, özerk bir yapının varlığıdır. Üniversite alanı icad olduğundan beri (universitas ve sonrasında Bologne 1088 süreci) bütün hafızası, temelleri ve modern eleştirel yansımaları (Humboldt'tan, Derrida'ya kadar) bir eleştirel akıl ve yaklaşımın özerkliği üzerine kurulduğunu varsayar. En azından kapitalizm de bir dönem, üniversiteye sosyal devlet açısından bu şekilde bir anlam yüklemiştir. Fakat yine aynı kapitalizmin 18. yüzyıl sonrasında üniversite alanındaki bütün direniş ve özgürleşme tanımlarını da altüst edebilecek kapasiteye sahiptir. Burada akademiye bir statü verilirken, akademi genellikle belirli kapitalist bilgi öznelerinin (kendi yasası olan nomos’u oluşturan) iktidar alanı ya da kolonyal bir ulus inşasının kurumsal referansı olarak da okundu. Özellikle ulus-devlet döneminde kolonyal bilimsel bilgiyi kurmanın yeri olarak tasarlandı. Ki şu an içinde olduğumuz prekarya durumunu dikkate alırsak, bağımsız özerk tartışmalarından ziyade, neoliberal şirketlerin ulusaşırı iktidar hapishanesinin karanlığına gömülmüş ve 'CV' yarışına girişmiş bir akademik alandan bahsediyoruz.
Nietzsche 1872 yılında Bâle Üniversitesi‘nde hoca olduğu ve migren krizlerinin başlamadığı dönemde kaleme aldığı, “Eğitim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine” adlı uzun çalışmasında, devlet-ötesi olan (Platon örneğiyle ele alıyor), özerk üniversite vurgusuna ve eğitim alanındaki demokratik oluşa daha o dönemde dikkat çekmekteydi. Burada Nietzsche, üniversite içindeki eğitim alanındaki otokrasiden ve ana dilin kullanımından bahsetmenin yanında, ideolojik ulus kurumlaşması karşısında ve devlet gibi aygıtlardan arınan bir özgürleşme alanından, özerk dinamikten de bahsetmekteydi.
Kolonyal akademik faaliyet alanında dekolonyal düşünümsellikten bahsederken, J. Rancière’in Cahil Hoca’sından daha isabetli bir örnek yok sanırım. Bildiğiniz gibi Joseph Jacotot, sadece aydınlanma döneminde eski Fransızca üzerinden öğrenci ve jakoben hoca ilişkisi değil, ulus fikri üzerinden gelişen eğitimin nasıl özgürleşmeden aptallaştırdığını söylemeye çalışan bir metin. Lakin burada Rancière'in pek dokunmak istemedigi bir durum da var: bu da Sömürge Epistemesi'dir. Rancière, 1818'de “öğretmeyi bilmediğin şeyleri öğretme” yaklaşımını benimseyen ve 19. yüzyıldan kalma Flaman öğrencilere Belçika’da Fransızca öğretmeye çalışan Fransız eğitimci Jacotot'dan bahsediyor. Liberal bir varsayımın söz konusu olduğu bu pedagojik durumda, okulun eşit fırsatlara yaklaşan mekanizmaları veya stratejileri garanti ederek, sosyal eşitsizliklerin düzenleyicisi olarak işlev görmesi öngörülüyordu.
Ancak, biz bu metinde bilenler ile bilmeyenler arasındaki epistemik ayrımın tanınmasını göremiyoruz. Hayir, Joseph Jacotot Fransiz devrimi sonrası temel eşitlik siyasetine dair sorusunu ortaya koysa da kolonyal öznenin sömürgeleştirilmiş madun üzerindeki etkinliğinden bahsetmez.
Yani aynı durum Kürtler açısından da büyük oranda geçerli bir yasa gibi görünüyor. Sömürgecilik ilişkisi dışında diğer yandan eğitim alanındaki özgürleşme üzerine kurulu bu deneyim, başka bir “akademi” alanından bahsetme zorunluluğunu da öne çıkarıyor. Bu yüzyıl mecburen artık başka türlü bir pedagojiye dayalı, iktidar dinamiklerinin bütün bilgi ve müdahalesini boşa çıkaran, özerk bir akademik faaliyeti, devlet dışı bir kurumlaşmayı, üniversiteyi öne çıkaracak. Ama eklemekte fayda var, teknik bilimlere, yapay zeka araştırmalarına bu kadar bütçenin ayrıldığı bu dünyada akademik çalışmalar nerede duruyor, ya da bahsettiğiniz akademi neyi ifade ediyor. Mesela hem eski Sovyetler’de hem günümüz Güney Kürdistan’ın da, imza sonrası işinden edilen insanların preker duruma düşürüldüğü Turkiye gibi bu kounuda bir hayli sorunlu bir yerde, akademi ne ifade ediyor? Bu onemli bir soru olmalı, keza 1990’larda Gulbenkian Komisyonu raporundan günümüze (hatta daha okumasakta en son Hamit Bozarslan’la yapılan röportajda yakında çıkacak yeni ortak kitabında) tam da bu mesele üzerine eğildiğini, yani 'tehlike' çanları altında kalan sosyalbilimler bugün ne halde sorusunu sorduğunu görüyoruz?
Diğer yandan Kürt çalışmaları ve Kürt akademisi faaliyetleri bugün en çok sosyalbilimler, siyasal bilimler ve insan bilimleri alanında pek etkin işler çıkarsa da, böyle bir şirketleşme döneminde 'Kürtler'de akademi neyi ifade ediyor?' diye sormak lazım. O yüzdendir ki bugün akademi ya da sosyalbilimler (en azından benim tercihim) prekerya ile risk arasında bir okumayı da gerekli kılıyor. Ve aynı şekilde dekolonize edilememiş bir epistemeden, bilgi alanından bahsediyoruz. Ve ayrıca şu ana kadar bütün muhalif çabaya ve mücadaleye rağmen bugün yapılan bir çok akademik çaba ne yazık ki sadece iktidar ağlarının kan bağını güçlü kılan, ötekiler üzerine yaratılmış bilgi kümelerini polis mekanizmasına evrilten biyopolitik bir organ haline gelmiş bulunmakta. Yani akademinin içinde olduğu politik, toplumsal riskler raporunu dikkate aldığımızda, Kürtler'de de akademi yapmak neye muktedirdir sorusu eş zamanlı sorulabilir.
Başka bir alana değinmek istiyorum, Fransız Akademisi var bildiginiz gibi, aslında belki de başımıza büyük oranda bürokratik belayı, seçkinler sınıfını açan bir yaratılış faaliyeti bu. Kolonyalist geleneğe ve dili hapseden geleneğin içinde kendine sözlük ve gramer üzerinden norm kuran ve bir ulusu inşaa fikrine yaslanan egemen akademik faaliyetten bahsediyoruz. Aynı jakoben tavrı ve kolonyalist bilgi ağını hakim Türk akademi geleneğinde zaten var. Bundan dolayı belki de ilk durum, daha öncesinde bir çok insan Kürt çalışmalarına dair bir çok şey dile getirmişti. Aslında ben yeni birşey demiyeceğim, ekleme ve kritik yapacağım. Kürt çalışmaları ve akademik faaliyet açısından anti-kolonyal bir bilgi çantası kurma çabası, tam da daha oncesinde, Spivak’ın, Chakrabarty’nın ve Bhabha’nın söylediklerine yaslanarak, 2012’de basılan tezimde ve kitabımda bahsetmiştim, şu ana kadar olan kolonyalist bilginin tamamen dekolonize edilmesi gerek ki biz Kürtlerin özerk bir akademik faaliyetinden bahsedelim. Bu nokta aynı zamanda dile yaslanan direngen bir durum olarak ortaya çıkıyor. Bu ise sömürgesizleştirilmiş metod bilgisinin yeniden ele alınmasını, yeni bir postkolonyal coğrafya ve mekan okumasını görünür kılacağı, alan araştırmasına bir turistin gözlemiyle, gazetecilik bilgisiyle gidenlere, aklında kurduğu bilgiyi sadece sinemaya meyilli (hakim bilgi merkezli) bir okuma perspektifiyle ilişkilenenlere metodolojik olarak cevap oluşturacaktır. İlk felsefi tespit dekolonize edilen bilgiye dair olacaksa, akademinin gelişimini modern terimlerle yapılandırmak yerine ve bir tarih yazımına girişmeden önce, belki de bilimi ilk başta dekolonize etmekte fayda var.
Diğer yandan beni ilgilendiren şey burada, sorunuza dair olarak, sömürgeleşmiş bir halkın akademik faaliyeti ya da akademi olarak tartıştığı bir çok yöntem ya da yaklaşım, aslında hem bir ulusu hem de egemen kültürün modernitesinin yarattığı tahribatı nasıl tarif ediyor oluşuyla ilgilidir. Yani sorunuza akademinin bir büyük anlatı olarak dile, beyne ve metne yerleşen kolonize olan niteliğini tartışmaya açmakla başlamak lazım diyerek devam edeyim.
Peki neden akademi denilen bir alan, direnen ulus söylemi ya da ulusal özgürleşme dinamiği açısından önemli görülüyor? Eski Yunan’dan, Platon’un felsefeyi adlandırmak için kurduğu zamandan, Nietzsche’nin bu çalışmasından beri sürekli bir biçimde, sistematik bir yöntemle elde edilen episteme ve kolonyal bilgiyle beslenen, “akademi biat etmez” gibi makro anlatıya da dahil olan bu retoriğin kendisi, başından aslında bir güç alanı tarif ediyor ve kabul etmesekte iktidar anlatısını kurguluyor.
Akademi sanırım karmaşık öznelerin bilgi kavgasını en sert örgütlediği yerlerden biri ve ulus fikrinden önce belki de en rahatsız edici şekilde bir gücün kullanım alanı olarak tasarlanıyor. Benim tam da bugün itibariyle (şirketleşme ve bilgi teknolojisinin ifşası) şerh düştüğüm yer burası, gücü elinde tutan zümrelerin ulus üzerinden kurmak istediği bilgi, sömürge halkların hafızası dolayımında bugün neyi ifade ediyor? Bunu, en yakınımızda trajik hale gelmiş, başından beri bir ideolojik nesneleşme ve sömürge alanının bilgi yuvası olarak kurulmuş, Osmanlı sonrası Türkiye akademisi tarihini okuyan, bütün baskı aygıtlarına “ötekilik” üzerinden şahit olan biri olarak söylüyorum. İster pedagojik ya da alternatif olsun, ne yazık ki bugün, alternatif bir pedagoji sunmadıkça diğerlerini kapsamadıkça, “akademi” bir makro aygıt olarak bazen sarsıcı eylem anları yaratsa da (her an hükümetler tarafından vatan haini ilan edildiğiniz alan) tam da kendi içindeki güç ilişkilerinden ve bu kolonyal auradan kaynaklı tahayyül edilmiş bir cemaat alanı olarak kendini görünür kılıyor.
Bu, bilgiyi elinde bulunduran epistemik şiddetin, dayatmanın ya da toplumsal alanın gündelik koşullarını kurumsallaştıran yanıltıcı bir aygıtlaşmanın yeri gibi de okunabilir. Bu anlamıyla eski Yunan’dan beri kurucu özne olarak site ya da modern zamanda ulus fikrinin vazgeçilmezi olarak seçkinler tarafından dikkate değer bir atıfta bulunulan alan diyebiliriz. O halde akademi, bilgi ile ilgili olmakla birlikte tam da Jan D. Matthews “Akademinin Sefaleti üzerine” kitabında ele aldığı gibi, akademinin nasıl modern ruhun derinliklerine gömülü bir alan olduğunu görüyoruz. Bu analitik ve düzenli bilgi oluşturmakla hükümlü epistemik veri, güç nesnesinin ideolojik bagajı olarak da okunabilir. Ondan dolayı akademi alanı içinde ‘ayrık ot’ olmak bana daha enteresan gelir hep. Yani Charles Wright Mills’in ‘Elitlerin Gücü’nde, Foucault‘nun ‘Pharrésia’da ve Marshall Berman’in ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da tartıştıkları gibi, her zaman hakikati söylemek cesaretini elde etmek ve konuşmak, zihinsel üretim açısından iktidarlar için tehlike arz eder. Akademi içinde barındırdığı bütün bilimsel faaliyet sınıfıyla toplumda her bireyin yalnızca yasalara uygun bir vatandaş olmasını sağlamıyor, aynı şekilde kanun yapan kurum olarak mesela ulus kimliği içindeki bir “makbul vatandaş”ın da kim olduğunu gösteren alandır. Avrupa aydınlanması içinde ve hatta öncelinde akademi sadece formel bilgiyi muhafaza eden bir kurum değil, sömürgecilik faaliyetlerinin de epistemik temeline katkı sunan bir alan olarak da görünürdü. Bilginin bir güç haline gelişi akademik alanın formel ve teknik bilginin bir müze gibi korunaklı bir hafıza mekanı oluşturmasını sağlıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ortaya çıkan Türk akademisi, Kemalist modernleşmenin, Türklük sözleşmesinin bütün imtiyazıyla hareket ederek (en başta Dersîm tartışmasındaki ırkçılığa bakmak yeterli olacaktır) başka toplumların reddi, özellikle Kürtler, Ermeniler, Alevi ve Müslüman olmayanlar vs. üzerine kurulu bir Türk, erkek ve sünni olan ulus fikrini besleyen güç alanını öne çıkardı. Örneğin, eski Yunan’da belirli doğu tanımlaması olan Anatolia terimi, Türkiye’de 1920’ler sonrasında ulus kurma fikri üzerinden akademi alanında yapılan coğrafya bilimi müdahalesiyle, sadece Türkiye doğu alanına aitmiş gibi gösterilen, Antik Yunan tarifinden öte Anadolu fikrine dönüşüyor. Dersim ve ötesini, Mezopotamya Kürt alanını tamamen Doğu ve Güneydoğu Anadolu haritacılığı olarak işaretleyen bu plan-kadastro bilimciliği ile bir denetim mekaniğinin yaratıldığına şahit oluyoruz. Burada, akademik alanın coğrafya topografyası sınırları belirlenmiş biyopolitik bir haritacılık söz konusu. Bilim burada akademik alan üzerinden kolonyal ulusu inşa ediyor ve bütün dağları, yaylaları uluslaştırıyor. Aynen bugün Kobanê terimleşmesinde ki ifade farklılığı gibi, Suriye Arabizm tanımında Ayn al-Arab, Türk tanımında Ayn el-Arab olarak okunmakta ısrar edilen bu alan, bilerek ve istenerek Kuzey Suriye dezenformatik bilgi ağının içindeki akademik epistemeyle desteklenerek, etnik tasnifcilik yapılmaktadır.
Yani popülasyon kurgusu ve coğrafya üzerine akademi bütün bilimleriyle itinayla çalışıyor. Bütün dağları ovaları uluslaştıran bir Sosyal Darwinist akıldan bahsediyorum. Evet bu anlamıyla akademi bir ulusu kurgulama alanı olarak var olabiliyor, en azından Türk akademisinin bugünkü krizine baktığımızda Yeni İttahatçı ya da politik islamla dirsek temasında olan Kemalist düşünce biçiminin hangi çeperde ulusu yeniden kurgulamak istediğini, akademinin burada ne tür bir bilgi üretebildiğini daha iyi kavrayabiliyoruz. Başka bir öğrenme biçimi olan bu şey aslında bir kurucu öznenin kendi siyasallığını yaratmasıdır. Türkleştirme, İslamlaştırma, Arablaştırma veya İranileştirme tekniklerini uygulayan bu tarz siyaset, akademi içinde diğer kimliklerin yaşam alanlarını kontrol etmek üzerine bir güvenlik bilgisi alanı kurabiliyor.
Örneğin akademik alan içinde insan ve sosyal bilimlerin, Sosyal Darwinist inşası için uğraşılıyor. Türkiye’de Ziya Gökalp ekolü, Prens Sabahattin ekolü ya da sözü edilen ve bir disiplin oluşturma adına yapılan faaliyetler (Hilmi Ziya Ülken’ler, Dogan Cüceloglu, N. Berkes, vs.), yine 1960’lar sonrasi çağdaşlaşma adına sanat/sosyalbilimler de yapılan müdahaleler bilim üzerinden bir uluşlaşma etkinliğini en bariz örneklerindendir. Burada akademi tamamen sistemin ve ideolojinin yapılandırıcısı, uygulayıcısı olarak ulus fikri üzerinden hem sanatta hem de toplumbilimlerde ilerlemektedir. Şimdi sorunuzu tam da buradan kurmak gerekiyor belki de. Akademi, ötekine dair bir bilgi üretme ve onun üzerinden esamesi okunmayanı denetlemek itibariyle ulus inşaasının en önemli aygıtlarından biriyse eğer, o halde Aydınlanma dönemi itibariyle ele alınan bu alan, nasıl “ezilen, baskı altına alınan” devletsiz bir ulusun hafızası olabiliyor? Işte burada bilginin dekolonize edilmesi olayının önemi ortaya çıkıyor. Ayrıca Kürtler acaba 20. yüzyılın başı itibariyle bütün akademik faaliyetleriyle kolonyal alandan farklı bir yöntem önerebiliyorlar mı!
Akademi sadece ulusu inşa eden değil, ulus faaliyetinin o öznenin en önemli aygıtlarından biri hatta. Elbette sonrasında alternatif, özerk üniversite gibi tartışmalar dönse de akademi bugün piyasanın, metalaştırmanın, muhalif bilgi eklemlenmesini dışarılayan, hatta ulus-aşırı kapitalist şirketlerin en önemli eğilimlerinden biri haline gelmiş durumda. Yani ne kadar uluslararası dergide makale yazılacaksa, ne kadar güçlü CV’leriniz varsa, o kadar akademik ünvanının arttığı bir dönemdeyiz. Peki Kürtler bundan ayri bir yerde mi? Kürtlere dair bilgide ortaya çikan farkli olunan nedir? Bir yandan dekolonyal madun konuşmaya başlıyorken, diğer yandan bir pist içinde yarış halinde bir akademik hırsı nasıl okuyacağız? Sanırım buna Kürtlerde dahil alternatif akademiden bahsetmedikçe, bir nevi kapitalist epistemik makineye karşı Don Kişot olarak kalmak zorunda olabiliriz. Don Kisot modern bir trajedi degil de nedir?
Bugün ne kadar ulusu besleyen, ya da beslemeli mi konusunda net olmamakla birlikte Türkiye’de ki en iyi örnek, dediğim gibi BAK metnidir. Bu metin sonrası Türkiye’deki üniversiteler hepimizi bir şekilde işsizliğe, düşmanlaştırmaya, sefalete, yokluğa ya da prekariteye terk ederken, bu metin ulusa “ihanet” yani ulusun akademisine “ihanet” olarak devlet tarafindan okunmuştu. Bu metin elbette sarsıcı dekolonyal ya da antikolonyal metin değildi, ama soru sordurdu, devletin resmi taşlarını yerinden oynattı. Ve egemen devlet ve kurumsallaşma alanında kolonyal bir savaşa dair soru sorduran ve belkide ilk kez Türk akademi alanından çıkan cereyan eden önemli bir itiraz. Fakat dekolonyal bir metin ancak ve ancak Kürt alanından gelecektir, sorunun konumlanışı değiştiren tek itiraz sanırım en radikal şekilde sistemin dışında kalanlardan gelecek.
İşte tam burada akademik faaliyet, ulusu inşa ederken diğer yandan başka bir ulusa dair ses çıkarıldığında bu alanda devletin nasıl despotik kayanaklarını harekete geçirdiğini görebiliriz. Bu şey kolonize özne olan Kürtleri inkar ederek kurulan Türk akademisi açısından savaşa karşı gelişen bir refleks olarak başka bir ayrac açmamızı saşlıyorken, diğer yandan egemen ulus söylemini kurgulayan böyle bir alanın başka boyutlarda, iktidar mekaniğiyle nasıl bir distopyaya girdiğini de gösteriyor. Hatta Türk akademi alanındaki Kürt sorununa dair bu kriz, politik olarak sunni-erkek, etnik devletin akademi alanında kurduğu zenefobiye, irkçılığa ve tasnif mekanizmalarına dair ileride dekolonyal sorgulanmanın olmasını belki de sağlayacak.
Peki Kürtler burada nerede?
Sorunuzu tersten yanıtlama yoluna gitsem sanırım meramımı daha iyi anlatabilirim. Şimdi 21. yüzyıl küresel kapitalizm çağında, dekolonize edilmesi gereken bir bilgi çağında Kürtler akademiden ne bekliyor? Belki de esas sorunumuz bu. Öbür yandan başka toplumsallıkları, kimlikleri reddeden, dışarılayan bir akademik faaliyetin, herhangi bir etnisite içine yerleştiren metodolojik yaklaşımın ne kadar sorunlu olduğunu bütün bir 20. yüzyıl pratiği bize gösterdi, değil mi? O zaman belki de Kürtler başka türlü bir akademik faaliyet düsünmeli, gerekirse bunu yeniden inşa etmeli ve bundan önceki hakim alanın akademik faaliyetlerini taklit etmekten kaçınmalı. Kürt madunluğunun alternatif ve özerk olabilecek, özgürleşmiş, demokratik bir alanı olamadıkça sanırım Kürt akademisi terimi üzerine daha ileriki zamanlarda bile farklı düsünmeyeceğiz. Lakin burada egemen ulus pratiğiyle, ezilen ulusun özgürleşme ontolojisi arasındaki iki farklı akademik durumu, iki farklı hissiyati da es geçmeden konuşmakta fayda var. Bazıları egemen ulus ve “ezilen” ulus ya da milliyetçilik meselesini aynı potada okumaktan pek hoşlanıyor, hem de bütün aradaki dönüşüm, fark ve direnç dinamiklerini boşa çıkararak.
Ezen ulusun yükselen herhangi bir milliyetçilik potansiyeli, neoliberal dönemde de yapısı gereği tehlikeli muktedir olabilme kapasitesine sahiptir. Bu, ulusu övmek anlamına gelmiyor, ama örneğin akademik alanda «Kürt ırkçılığı, etnikçilik, kimlikçilik» vs gibi bazen içi tamamen boş bir kavramsallaştırmaya girişildiginde, ben bunun egemen ulus fikrinin inşaası oldugunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Yani içinde olduğun egemen ulusun dilini yıpratmadan, o dili mükemmel yapmadan dekolonyal şekilde konuşabiliyorsan zaten sen, o ulus fikrinin içinde değilsindir. Ama bütün konuşmaların diğer kimlikleri milliyetçileştirip, kendi hakim dil ve dilsel organlarının içine yerleştiriyorsa burada tam da sömürgeci bilimsel faaliyet arşivlemesinden öte hiçbir şey yoktur, isterseniz bunu sol söylemle yapın, farketmiyor. Akademinin bugün içine düştüğü kapitalist şirketleşme vehameti dışında akademik alan, egemen ulusun bekası olduğu andan itibaren (aynen bir şirketin data merkezi olmak gibi), bütün esamesi okunmayanların yaşam alanlarına otokratik bir müdaheleye, biyopolitik bir episteme okumasına, tasniflenmeye hatta nekropolitik bir reçeteye hazırlıklı olmakta fayda var. Örneğin Heidegger’in, akademik bir tavır olarak Alman halkının ve kanının onuru için yazılan 1935’teki Nürnberg Irk Yasası’nı Yahudileri toplumdan “uzak” tutmak için gönülden desteklediğini bilmekteyiz. Bu durum Fransız aydınlanmasının etkisi altındaki akademik eğitim alan, Pan-Türkist ideolog Yusuf Akçura ve sonrasında Ziya Gökalp’de de çok farklı değil. Heidegger böyle bir akademik kurula kendi rızasıyla, ulusu adına girmişti. Nazizmin dehşet yıllarında egemen ulusun akademi üzerinden kendini faşizmle biçimlendirdiğini söylemek absürd olmasa gerek. Aklı ve bilgiyi kendi suç aygıtı için kullanan ve bunu ulus egemenliği adına uygulayan bu otoriter düşünce, aynı zamanda başkalarının reddi ve hakikatin reddedilmesi, özgürleşme niyetinin yargılanması ve akademi içinde muhalefet zemininin yok edilmesini de arzular. Türk akademisinde Barış İçin Akademisyenlerin bu şekilde şeytanlaştırılması, ötelenmesi, otoriter ulus düşüncesi içinde olan akademik yanılsamanın tezahürü değil midir? Burada hakikati söylemek üzerine kurulu dil, tam da akademik alan içinde ulusun düşmanlaştırdığı diğerleriyle barışmayı arzulayan bir tavır olarak öne çıkmaktadır. Akademi eğer tam da Foucault’nun söylediği “Pharrésia”yı (doğruyu söyleyebilme cesaretini) ele alamıyorsa, etkin siyasi muhalefet zemini hemen “ulusa ihanet” olarak ifade ediliyorsa (ve hatta neden ulusa ‘ihanet’ edilmesin), burada akademi tamamen vatandaşlığın demokratik hakkıyla / ihlaliyle özneye izin veren politik bir hak olan itirazı öteleyip bir iktidar sulhası haline geliyor. Savaş karşısında barışı savunabilmek ve savaşın halklar arasında yarattığı eril dile karşı konuşlanmak, aynı şekilde bu hiddet anlatısının yarattığı ahlak ve kapatılma rejimlerine karşı da makbul olmayan yurttaşlığın itirazı olan “herşeyi söylemek ve söylemek zorunluluğu” (sözün ve söylemenin etiği) ya da başka bir bilgi oluşturma isteğidir. Egemen ulus ya da ulus adına hareket eden herhangi bir akademik durum, demokratik değil kapatıcı bir etkinlik olabiliyor. Yani en basitinden LGBT’ler, kadınlar, muhalifler kendilerini akademik alan içinde tarif edemiyorsa, ya da “Doğu Anadolu veya Güneydoğu Anadolu” yerine Kürdistan kelimesini hala kullanamıyorsak, ulus düşmanı gibi işlenen karşı-bilginin lanetlenmesi devam ediyorsa, “ötelenen” diğer kimseler burada kendine nefes alanı bulamıyorsa, o halde “akademi” özgürleştiren değil de, kapatan bir aygıt olmuyor mu?
Belki hoşumuza gitmiyordur ama ulus isimleriyle nitelendirilen akademi değil de, akademilerin varlığı bir gerçek. Hem bireysel ve kollektif aidiyet hissiyle hem de akademik çalışmalarıyla, öznesi Kürtlerin olduğu bir “Kürt akademisi”nden bahsetmek mümkün mü? Şayet mümkün ise, mevcut durumda "Kürt akademisi" dediğimiz bu camia ne halde veya hallerde? Sahip olduğu imkanları ve önünde duran engeller nelerdir?
Aslında ikinci sorunuz biraz önce başta sorduğunuz sorunun cevabında gizli. Açık konuşmam gerekirse, şu an Kürt akademisi kavramının bağlamını nereden kurduğunuza, Kürt akademisyenin nasıl bir şey olduğuna dair temkinli yaklaştığımı söylemeliyim. Bu şey olmadığı anlamına gelmiyor bence ama hala kendi bagajını da oluşturabilmiş değil. En azından Türkiye Kürt alanında bu kavramın kullanım alanının ne yazık ki, gündelik dilin ve dergi faaliyetlerinin dışında fiziki olarak var olmadığını biliyoruz. Yani örneğin Kürdoloji yerine Yaşayan Diller Enstitüsü gibi akademi alanına kavram kargaşası yerleştirmiş olan Türkiye alanında Kürtlere dair bir üniversite alanı yok, var olan çalışmalar ise devlet tarafından itinayla dejenere ve marjinalize edilmektedir. Birçok kez kendi istemim dışında Avrupa’da imzadan dolayı konuştuğumuz konferanslarda “Türk akademisyen” olduk, itiraz etmemize rağmen tanımlanamayan zümre gibiydik. Lakin bu durumu Türk akademisi içinden konuşan o epistemeye destek sunan bazı Kürtler de destekliyor. Ama diğer yandan işinizden atıldıktan sonra sosyal medyada da “Kürtçü sosyolog” olarak da mesela linç ediliyorsunuz. Kürtlerin dekolonyal varlığı, sanki iki politik kamp rejimi içine sıkışmış durumda. Oysa ben kendimi uzun süre ne akademisyen ne de Kürt akademisyen olarak tanımlamak istemiştim, sırf o bilgi tasniflenmesinin, sömürge okumasının etnikleştirme tuzağına düşmemek için. Ama medyada siz, istemeseniz de, “Kürtçü sosyolog, ya da Kürt akademisyen” olarak tanımlanıyorsunuz. Sırtımda taşıdığım kimliklerim benim entelektüel faaliyetimin önüne geçsin istemedim sadece, ama diğer yandan Kürtlere dair birşey kurmanın zorunluluğu da önümüzde duruyordu ve durmakta hala. Aynı şekilde fiziki bir durumdan bahsetmek gerek. Yani somut bir şeyden, analitik bir etkinlikten. Türkiye’de bir Kürt üniversitesi bile kurulamazken, ana diliniz her anlamda sadece “Yaşayan Diller Enstitüsü”nün güzellemesinden öte birşey ifade etmiyorken, devletin Kürt TV’sinde «terörist» lafı hala kullanılıyorken, iktidarın bekası buna izin vermezken, dil her alanda yasaklıyken ben Bakùr’da (Kuzey) akademik faaliyetin olduğunu düşünmekle birlikte, “Kürt akademisi” gibi aslında kurumsallaşmaya ihtiyaç duyulan somut bir durumun olduğundan şüpheliyim. Hatta yok demeliyim. Sadece metin-retorik olarak var olması “Kürt akademisi” kavramını yeterli kılmıyor. Hatta kendine “Kürt akademisyen” diyen var mı bilmiyorum (Kürt olarak hepimize iliştirildiği kesin), ama Türk, Arap, Fars ya da başka üniversitelerde ders verilirken, diliniz, bedeniniz yasakken, isterseniz Kürdoloji bölümleri açık olsun bu şey tamamen “Kürt akademisinin” dışında bir sömürge güzellemesinden öte birşey ifade etmiyor. Sömürge kültürü bir şekilde sizi başından kurmak istiyor ve bu alanda sizi görselleştirerek, size “kimliğinizi” kullanmadan size bilgi üretmenizi öneriyor, sizi kimlikleştiriyor ve bir dar alana hapsediyor. Ama başından beri işin içinde metodolojik olarak Kürtçenin var olmadığı, devlet adına konuşulan bilginin tamamen bu güç tarafından kapsandığı bir alanda, “Kürt akademisi” ya da “Kürt akademisyeni” tanımı yerini bulmuyor, hatta buna büyük bir soru işareti koyalım diyorum. Hatta bu röportajı bile Türkçe yaptığımız bir aşamada “Kürt akademisi” gibi büyük bir durumdan bahsedebilir miyiz, inanın ben net değilim. Ama bu mesele sadece bu kavramla alakalı da değil. Ben akademi denilen elastik kavramın yorucu kodlamasından, formundan kaçmaya çalışan biri olarak başından bazı şeylere itiraz ediyorum.
Kürtlerin akademik bir faaliyeti özgürleştirmenin en sarsıcı koşulu kesinlikle sömürge alanının “akademide” yarattığı tahribata ya da geleneğe sırtını dönmekle işe başlayabileceğini düşünüyorum. Elbette burada farklı deneyimi olan, Üniversiteleri olan hatta o üniversitelerinde Türkoloji bölümleri bile olan Başûr (Güney Kürdistan) ya da diyasporadaki faaliyet alanlarını farklı tutuyorum. Şunun farkındayım ki, Kürtlerin özgürleşmesi tamamen akademi dışı olan bir direniş kültürüyle alakalıdır. Fakat egemen akademik tasnifçilik ancak o direnişin neden, nasıl ve hangi biçimde olduğuyla alakalı bilgiyi oluşturmaya çalışıyor olabilir. Devletin Kürtlere dair bir bilgi kümesi yaratma çabası gibi, ve hatta zamaninda kurulan Kürdoloji derslikleri, TRT Kurdî’de bu kümenin etkinliklerinden biridir. Sanırım tehlike de burada. Mesela devlet ve iktidar denilen aygıt akademi üzerinden size dair olan bütün o bilgiye ulaşabiliyor. Kürt olan akademisyenler elbette var, benim gibi. Hatta işinden atıldığında adı “Kürtçü sosyolog” diye hemen etiketlenen, ırkçılığa hızlı bir şekilde maruz kalan, Kürtler adına konuştuğunuzda ya da Kürt alanından bahsettiğinizde anında “ırkçı” nitelemesi yiyebildiğiniz bir “Kürt” olan akademik özne de var. En basitinden imzada bile „Kürt akademisyenler neden az imza attı“ denildi, benim cevabım şu oldu : ne zamandan beri bir “Kürt akademisyen“ var da bizim haberimiz yok. Burada karıştırılan, kavram bulanıklığını yaratan bir durum var elbette. Kürtler her alanda olduğu gibi Türk akademi alanında da politik-itirazcılık üzerinden okunuyor ve Türkiye Kürt alaninda hızlı bir şekilde devlet-toplum tarafından sesi kesiliyor, işaretlenebiliyor ve her an akademi alanında “Kürtleştirilebiliniyorsunuz”, hatta özerklik anlamında bir akademik faaliyete Kürt olarak dahil olamıyorsunuz. En azından bunu deneyimlemiş kişilerden biri olarak buna şahitlik edebilirim. Türkiye akademisinde Kürt akademisyen ya da Türkiye’de Kürt akademisi diye bir şeyin olması her anlamda kurumsallaşmayla ancak mümkünken, hakim dilde bunu kullanmak pek samimi gelmiyor, böyle bir ‘epistemik cemaat’ hiçbir zaman olmadı diyebiliriz. Güney Kürdistan ya da Doğu Kürdistan, şu an Rojava alanında da ve diaspora da elbette farklı okumayı gerekli kılan daha önemli vakalar var. “Kürt akademisi” faaliyetleri tam da bu alanlarda özgür ve konuşuluyor durumda. Yurtdışına çıktığınızda bütün ısrarlarınıza rağmen gazete sayfasında ya da bir konferans alanında trajik olarak “Türk, Fars ya da Arap” akademisyen olarak etiketlenmeniz kaçınılmaz. Egemen kimlik tanımlanmasından kaçarken, belirli şeylerde ısrar ederken, mesela diğer yandan “ırklaştırıp” faşizmin bütün okumalarını alt-üst edebilecek sekilde konuşan “Kürtçü” ilan edilebildiğiniz absürd işaretlenmelere de tabi olabiliyoruz. Bunu hem de aslında ırkçı olarak bilinmiş akademik özneler değil, sizinle aynı baskılanma alanı etrafında olan “muhalif” geçinen ama Türklük ethosundan ödün veremeyen, ”yakın” akademik aktörler yapıyor dersek abartılı olmaz. Bu durum Kürtlerle alakalı değil, tam da devletin istisnai şekilde kurduğu baskı ve otoriter ulus anlayışından kaynaklı gelişen başka bir bilgi hanesine ait akademik okumayla alakalı. Ondan Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” bu dönemde Türk akademik alanından gelen biri tarafından yazilan bir itiraz olarak tam da Türk akademilerinde dikkatlice okunmalıdır.
Öte taraftan bildiginiz gibi barış sürecinde kurulan Kürdolojiler sonrasında Yaşayan Diller Enstitüsü bile absürd bir kurumsallaşmaya tabi tutuldu. Var olan ya da kalan, işinde gücünde olan, Türkiye alanında şu an kendini “Kürt akademisyen” olarak tanımlamayanların durumu ise daha trajik. Mardin Artuklu Üniversitesi deneyimi ve sevgili Selim Temo örneğinin ben önemli oldugunu düsünüyorum. Aynı üniversiteye davet edilip sonra kadro verilmeyen biri olarak, Selim’in hikayesine bizzat tanığım. Bildiğimiz anlamda Kürt muhalif öznesinin susmasını isteyen hükümet yanlısı akademik faaliyet yürüten Artuklu, konuşan, madun olan Selim Temo’yu lanetlemişti. Devletin müdahalesi herkese olduğu gibi Kürtlere de akademi içinde/dışında oldu. 2015 yılında geliştirilen çatışma siyasetiyle birlikte tamamen bir TRT Kurdî’nin ürettiği epistemik kolonyal bilginin Kürtleri ve kültürel üretimlerini denetleyen kafasıyla yaklaşılıyor meseleye. Ondan demeliyim ki, akademi özerk bir kurumsallaşma hareketidir ve kesinlikle devlet dışı bir alan olmak zorundadır. Kürtlerin Kuzey alanında önündeki en büyük engel devletin kendisi. Ötekinin kendine dair bilgi üretebilmesinden tedirgin olan, bu kırılgan madun’un şimdiye kadar kurduğu dezenformatik bilginin sınırlarını zorlayacağını pek iyi bilen, her şeyi kontrol etmeye hevesli devlet, dehşet ve sistematik şiddet kültürüyle «dışlanan öznenin» faaliyetini reddediyor (buna kadınlar, Ermeni Soykırımı, Aleviler, LGBT’ler vs de dahil). Kürtler bunu diasporada daha kolay elde ediyorken, Türkiye alanında elde edemiyorsa, bu şey sömürge kültüründen kaynaklı ilerlemiyor demektir ve sadece kendi dost cemaatinin içine sıkışan bir durumdan öte birşey ifade etmez. Ayrıca hangi akademiden bahsediyoruz? Ben mevcut bütün akademileri şu an piyasaya göre bir şirket gibi hareket eden, CV üreten, küresel kapitalist meta alanını etkin kılan yer olarak görüyorum. Ve bu alanda nasıl alternatif pedagojik / bilgi ihtiyacı inşa edilebilir, bunun üzerine Kürtlerin inatla düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Lakin burada Kürdistan’ın diğer alanlarını Başûr’u, Rojava’yı (Rojava Üniversitesi) ve diaspora alanı olarak Erivan’daki Kafkas Kürtlerinin deneyimlerini, Avrupa diasporasının çabalarını bir kenara koyarsak, daha çok içinde olduğumuz Bakûr alanından bahsetmekteyim. Bakûr (Kuzey) alanının en büyük şansızlığı, özerk olmasını engelleyen bir devlet aygıtıyla yüzleşiyor olmasıdır. Bundan orada yaratılan her etkinlik bir şekilde bağımlı bir akademik etkinliğe dahil olabiliyor. Ondan dolayı yazılan her metnin Türkiye akademik dünyasının hanesine eklemlendiği kaçınılmaz bir paradoks var karşımızda. Ama diğer yandan bir şansı ise kurduğu diğerine ait bilgisiyle egemen alanda bir sızma yaratma kapasitesinin oluşudur. Yani devletin ideolojik bilgisine karşı alternatif bir ağ, özgürlesme alanı kurabiliyor. Hakim akademik alanı zedeleyebiliyor, en azından 2010 sonrası yapılan çalışmalara, konferanslara bakarak bile bunu tespit edebiliriz. Yeni Kürt kuşağının etkin olduğu bu dönemde, Türk akademilerinin otoriter anlayışla ciddi krizde olduğu böyle bir zaman aralığında Kürtler kendini tarif edebilecek özerk ve farklı bir kurumsallaşmaya, akademide alternatif özgürleşme faaliyetine girişmek zorundadır. Keza sırtlarında hakim modernitenin kalın izleri mevcut.
Yine Diaspora‘da kurulan Kurdish Studies ve Etudes Kurdes gibi veya yine Kürt olan akademisyenler tarafından kurulan genelde diasporada nefes alabilen Derwaze ya da Nûbihar Akademî dışında Kurmancî alanında üreten, konuşan başka dergiler, kurumlar var olsa da bunlar yeterli değil. Yani olumsuz bir eleştirel tespitin dışında, Kürtler arasında yurtdışında bir araya gelip alternatif bir kurumlaşma, üniversite kurma veya son olaylarla birlikte bir dayanışma girişimine bile şahid olabilmiş değiliz. Kürtler bir üniversite ya da akademi birikimi olmadan pek kısa zamanda (sanatta olduğu gibi) bütün baskı siyasetine rağmen, akademik düşünceyi metinler ve dergi faaliyetleri alanında iyi örgütleseler bile, sanırım ortak bir dili kurabilen dayanışma hala bir kurum dinamiği üzerinden pek görünür değil. Inatla Kürtlerin kendi içinde dayanışamayan yapılarından bahsetmekte fayda var. İşşiz kalan akademisyenlerle dayanışmadan bahsetmiyorum sadece, kendi ağı ve etrafında olan insanların yanyana gelememesinden bahsetmekteyim. Diaspora, özgürleşme açısından tam da bu faaliyetleri (Bedîrxanîleri düşününce ) kurumsallaştırma üzerinden bir duruma müsait olsa da, sizin tarif ettiğiniz şeye hala yeterli düzeyde işaret etmediğini söylemekte fayda var. Bir Kürt akademisi fikri epistemik anlamda da bütün çabalara rağmen, Kurdish Studies’in dışına taşamayan, kurumsallaşmadığı gibi, kendine alan bulamadığı için hala oturabilmiş değil. Bildiğiniz üzere müthiş sancılar var bu alanda. Yine de müşterek kurumsallaşmayı oluşturmasa da, önemli bulduğum bu çabaları devletsiz bir toplumun hafızası, pratiği olarak dikkate değer görüyorum. Bunlardan dolayı şerh koyuyorum Kürt akademisi kavramına. Başûr Kürdistan’ı (Güney Kürdistan) Kürt alanında bir çok ciddi soruna rağmen yarattığı üniversite kurumsallaşmasıyla ve Soranî üzerinden en şanslı örneklerden biri ve yine yakında aynı şeyi alternatif pedagojiyi işlemeye çalışarak ele alan Rojava alanında otonom / farklı deneyimlere açık (açık üniversite alanı) sesler olarak da duyabileceğiz gibime geliyor. 1990’lardan Başûr Kürt alanı, üniversite kurumsallaşmasıyla önemli bir akademik deneyim elde etti, Zaxo, Hewler, Koya, Süleymaniye örnekleri çok önemli bir arşiv kurmuş durumda. Adlandırdığınız “Kürt akademisyen ya da Kürt akademisi” orada daha fiziki olarak, durum olarak, analitik metin/ kurum olarak metodolojik tartışmalara dokunabiliyor. Ama elbette bana göre hala dekolonize olmadan ilerleyen herhangi bir akademik faaliyet, bir tekrardan öte bilgi üretmeyecektir. Ezilen toplumların hafızası akademik alanda başka türlü ilerlemek zorunda. Bir akademik faaliyet için olmazsa olmaz yapılandırıcı kurumsallaşma faaliyeti gerekli bir durum diye düşünüyorum. Bu kurumsallaşma devletin kontrolünde olan değil, özgür ve demokratik olması gereken bir durum ve bunun dil üzerinden ilerleyen bir özgürleşme ilişkiselliğine de ihtiyacı var. Bu durum bana Fanon’un Cezayir üzerinden ilerleyen ya da Angela Davis’in 1960 Afrika ve Black Panter hareketi üzerinden dönen tartışmaları ve orada var olan kültürel milliyetçiliğe dokunan eleştirilerini hatırlatıyor. Yani sömürgeden kopmanın yolu yeni bir episteme kurmaksa, Fanon’un “Yeryüzünün Lanetleri” kitabında anlattıklarını dikkate alırsak anti-kolonyal başka bir hafıza nasıl akademik alanda gerekli kılınır, bunu düşünmekte fayda var. Bu ise sanırım kopuş demek. Kürtlerin başka türlü bir akademik faaliyeti kurgulaması, deneyimlemesi gerekiyor.
Oysa Kürtlerin içinde bulunduğu her alan, yine hakim akademik disiplin faaliyetleri üzerinden tam da zamanında Vietnam’da, Cezayir’de, Afrika’da, Latin Amerika’da veya Amerikan yerlilerinde olduğu gibi sömürgeleştirildi. Kürtlere ait her bilgi bir akademik nesneleşmeye evrildi. Tanımlayan üst bir akademik bilgi kuruldu ve özellikle Türkiye ve İran’da etnikleştirilen, egzotikleştirilen diğer halklar özenle bu bilim uğraşı tarafından nesneleştirildi diyebiliriz. Işte tam da bu aralıkta kopuştan bahsederken eğer karşı/alternatif ya da özerk akademik faaliyetten bahsedemiyorsak, tekrarı elde edeceksek, sömürge bilgisinin tamamen tersleştirilmesini sağlamayacaksak, sanırım bütün bu çaba anlamsız kalacak. Akademi istikrarlı biçimde birikim ve özerk reform hareketleriyle de pek alakalı ilerleyen, farklı seslere açık bir alan olmalı. Belki sadece bunu bile örnek verdiğimizde, elimizde oluşmuş, kurumsallaşmış yapılandırıcı bir “Kürt akademisi” birikimi her alanda daha güçlü şekilde mevcut değil. Bunun sebebi tabii ki tek başına kesinlikle Kürtler değil. Kürtleri sürekli biçimde sürgüne yollayan, dilini yasaklayan, yazmasını, hafızasını kurmasını engelleyen nekropolitik, otoriter yapılanma size dair denetim mekanizmaları kuruyor. 17. yüzyıl sonrası doğa bilimlerine, tıp, ya da hukuk alanına baktığınızda, ya da ilahiyat fakültelerine (ki Sorbonne ilk kurulduğunda 1253’de bir ilahiyat fakültesi olarak kurulur ve tabii ki Kraliyet akademileri, Fransız Akademisi vs.), 19. yüzyıl Endüstri Devrimi sonrası gelişen felsefeden kopan tarih, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi yeni bilimsel etkinliklere baktığımızda, bu doğrultuda üniversite alanının akademik faaliyet üzerinden yeniden kurulduğunu, yani bir moderm ‘bilimsel’ çabanın, kurumsallaşmanın öne çıktığına şahit oluruz. Oysa bütünüyle Bakûr, Rojhîlat Kürt alanlarında içinde bulunduğu kolonyal durumdan kaynaklı bağımsız ya da özerk bir akademik girişimden bahsedebilmemiz çok zor. Elbette ki 20. yüzyılın başından beri özellikle Hawar (1932) ve Celadet Bedirxanîlerden beri metinler üzerinden ilerleyen özellikle dil alanında bir akademik faaliyet, Paris Kürt Enstitüsü, Stockholm, Berlin, Londra, Amerika Kürt Enstitüsü dolayımında oluşan entelijansiya, sonrasında başka alanlara da sıçrıyor. Ama ben bütüne baktığımda bile yine bir müşterek alandan bağımsız şekilde konuşabilir miyiz emin değilim. Yani ne Kürdoloji çalışmaları ne de Kurdish Studies konferansları yeterli durmuyor, sosyalbilimler dışında örneğin tıp, teknik bilim vs. gibi bütün diğer bilimsel alanları kapsamıyor. Kürt dilinin yasaklandığı, her anlamda gündelik hayatın içinden koparıldığı bir zamanda ve Kürtçe metinlerin hala güçlü bir şekilde her bilimsel alanda yazılamadığı Kuzey Kürdistan’da “Kürt Akademisi” terimi dilsiz bırakılarak kurulabilmesi neredeyse kontrol altında olan bir durum demeliyim. 2015’deki devletin savaş kararıyla Kürt alanına ciddi siyasal saldırılar oldu, özellikle akademide olan imzacı bir çok Kürt için diaspora, tam da Bedirxanîlerin dönemine benzer, ya da 1960’lara benzer bir potansiyele kavuştu. Lakin son birşey eklersem buraya, akademide metin oluşturmak, kendi dilinle birlikte başka dillerde de yazmak anlamına da gelir elbette. Tek dilciliğin tehlikeli sularında gezmemekte fayda var, ama Kürtçe yazamamak ise bize giydirilmis deli gömlegi gibi, patolojik. Ama bu durum metni anadilde oluşturan çabayı zayıflatan bir durum olmamalı, yani bir kompleks yaratmamalı. Lakin bu çaba herhangi bir kurumsallaşmaya (özerk ve demokratik bir kurumdan bahsediyorum) icazet almadıkça orada bir hafıza, arşiv ya da bir birikim de kurulamıyor. Mesela sosyalbilimleri “Kürtçe” söyleyecek bir tartışmayı aralayacak metinlerin, konferansların oluşu bir kurumsallaşma pratiği olmasa da, bunun çabaya kavuşması için ciddi yapılandırıcı bir kurumlaşmaya gitmekte fayda var. Ondan dolayı kurumsallaşma (sadece iktidara ait bir durum degil), metin, dil, gündelik hayata dokunan okumalar bütünüyle belirleyici olmasa da, en vurucu ve geçişken olan, akademik etkinliğin en önemli dayanak noktalarından bazılarıdır.
Kürt alanındaki akademik özneler arasındaki ilişki ve iletişim ne durumda? Birbirlerinden yeteri kadar haberdarlar mı?
İdeolojik hegemonyanın en yıpratıcı hakimiyeti sanırım burada kendini ele veriyor. Kürtlerin ideolojik kültürü akademik dünyanın içine yerleşmiş durumda. Kürtler akademik etkinlikte de konumları itibariyle politik bir bilincin etrafında çoğu kez konuşuyorlar. Elbette akademik alanda tarafsızlık gibi naif bir şey söz konusu değil. En liberal akademisyen bile inanılmaz bir taraflılık üzerinden dil kuruyor. Ama en minumum düzeyde angaje olmayan politik ve metodolojik bir dil kurmanın dayanılmaz aralığındayız. Bu durum içinde olduğumuz dünyanın durumuyla alakalı bir krizi işaret ediyor ve Kürtler bunun dışında hiç değil. Yani sadece metinler üzerinden konuşan, oysa metinler-arasılıktan hala söz edemediğimiz, Kürtlerin kendi siyasal sorunlarına sadece entegre olmuş, içine kapanık bir akademik hava Kürt alanında genel itibarıyla hakim. Türkiye’de ise durum vahim, zaten akademi alanında kimliğiyle yol alamayan, belirli tedirginlikler içine sıkışmış, işinden, yurdundan olan bir akademisyen Kürt, kendine sadece yeni yurt aramıyor, aynı zamanda yeni akademik faaliyet de aramak zorunda. Ondan dolayı diaspora alanında tartışmalar daha özgür olduğu halde, bazen daha da sert geçebiliyor. En önemli sorun belki de her yerde yaşanan durum, akademik cemaatler, dayanışmanın olmaması sorunudur. İlişkilerde “dostluk cemaati” olma üzerinden değil, yargılama üzerinden ilerleyebilen bu akademik cemaatleşme etrafında şekillenen mobbinglere, partizan polemiklere bile şahidiz. Hatta sanırım, akademik dedikodu en çok da ezilenlerin pedagojik alanında etkin, demeliyiz. Bunu da belki egemen kültür üzerinden edinilen bazı kültürel kodların devamlılığı olarak okumak lazım. Lakin belirtmekte fayda var, akademi dediğimiz alan çetrefilli, karmaşık, yorucu, kodlayıcı, kurumlaştırıcı hatta norma sokucu olarak ilerliyorken, Kürtlerin akademik faaliyetini “steril” beklemek absürd olsa gerek. Yine herşeye rağmen bir antikolonyal bilgi birikiminin etkinliğini de görmekte fayda var. Akademik alanda egemen alanın bilgi dağarcığı sizi nesne kiplerinin içine yerleştirirken, Kürtlerin tam da bu bilgi kiplerini özgürleştirmesinin yolunu akademi de araması şart. İktidar aygıtlarıyla kurulan ilişkilere baktığımız da sanırım Gülbenkian eleştirileri gibi (“Sosyal Bilimleri Açın” -Open the Social Sciences) bizim için de gerekli ve vazgeçilmez tartışmaları açmakta fayda var. Akademiyi Fanonlaştırmakta fayda var. Avrupa’da Kürt alanını çalışan insanlar tarafından oluşturulan özelikle Kurdish Studies Network ya da Batı’da farklı üniversitelerde yapılan Kurdish Studies konferanslarını, sanırım etkileşim açısından tek fırsat sunan alanlar olarak görüyorum. Avrupa’da yeterli olmayan hatta bazı çalışmaların mihenk taşı olan, Kürt alanının diaspora hafızası da ne yazık ki kronik bazı akademik sorunları, kürsü hırslarını kendi bünyesinde koruyor. Kürdoloji bölümleri, sizin sorduğunuz anlamda “Kürt akademisi” ifadesi için ve kültürel hafızanın maddi ve politik durumlarını açımlama da yetersiz kalabiliyor. Hala Kürt alanında dekolonize edilememiş bir bilgi akışı, egemen komutlar üzerinden ilerleyen bir akademik faaliyet var. Kürt Çalışmalarına baktığınızda da bu kolonyal bilginin bazı aktörler, güç ilişkileri üzerinden hala sirayet ettiğine şahit olabilirsiniz. Bundan farklı bilimsel çabalar oluşmadıkça bütüncül bir tanımlama, farklı tartışma, eril kapmadan çıkan, eleştirel akıl yürütmeleri yapmadıkça, ontolojik ve epistemik kopuş yaşanmadıkça, bana birçok çaba olumlu gelse de, eksik ve problematik görünüyor. Yani batılı akademik imtiyazların koşullarının kesinlikle Kürt alanında olmadığını biliyoruz, aynı zamanda kolonyalizm gibi bir hafızanın bu alanı sürekli hapseden aktarıma soktuğu da aşikar. Ama yine de çitlenmiş olan akademik faaliyet alanını devleti olmayan bir toplumun hafızası üzerinden kuran bir direniş durumundan bahsetmekte fayda var. O kadar da kötümser olmamak da lazım. Kürtler bugün itibariyle farklı akademik alanlarda yaratma, metin çıkarma potansiyelleriyle bilginin kullanım perspektifini başka türlü okuyabiliyor ve hatta bazen sert postkolonyal eleştirilerle de yıkıcı olabiliyorlar. Devletsiz bir halkın hafızası üzerinden ilerleyen akademik etkinlik korumacı yazımın dışında çok önemli bir yeni durumu da ortaya çıkardı. İstanbul’da ve Avrupa diyasporalarında gerçekleşen son 5 yıldaki farklı konferansların metinlerine baktığımızda bile önemli bir ağın oluştuğunu söylemekte fayda var. Dolayısıyla, politik mezalimin dışında, kolonyal auranın sert şiddet mekaniğine karşı kendi içindeki çelişkileri, post-travmayı, yaralı hafıza mekanlarını ve politik bilinci farklı biçimlere eğilterek kuran, metin okumalarına katkıda bulunan bir anti-kolonyal Kürt akademik faaliyetinden bahsedebiliriz. Bu bakımdan, Kürtlerin artık ciddi şekilde bu dünyada küresel şirketlerin alıcısı olan bir akademik durumu nasıl bertaraf etmeliler sorusunu sormalılar. Yani bilgiyi belki de karşı-hafıza alanı olarak yeniden kuran bir Kürt ‘akademik’ faaliyetinin dünyanın sorunlarından uzak olamayacağı aşikar: toplumsal cinsiyet, ırkçılık, cinsiyetçilik, göçmenlik, prekerya, fakirlik, otoritarizm, vs.
Ünvandan daha çok entelektüel müştereklik kurabilecek ilişkiler gelişmedikçe, yani küresel ağları dayanışma ve paylaşım üzerinden kuramadıkça, bir zaman sonra ilişkiler sadece kariyer etrafında örülen, eleştiriden uzak, sürekli hırslı şekilde tekrar eden metinler yazan bir çalışkanlık müdavimi akademik kişiliği ortaya çıkarabilir. Kürtler homojen bir toplum değil, bütün toplumlar gibi. Dolayısıyla bilgiyi, kendi üzerlerine serpiştirilmiş hapishaneleri yıkmak için kullanmadıkça gelişen ilişkiler diğer akademik dünyanın sorunlarından farklı bir yöntem izlemeyecek. Politik olarak tarafsız olmadığımızı söylemeliyim, ama yargılayıcı ve ahlakçı bir akademik formun ezilenlerin hafızasına virüs bulaştırmaktan başka bir şey yapmadığını gözlemlemeye ihtiyaç var. Kürt alanında yazan aktörlerin kendi toplumsal hafızası karşısında bir “sorumluluğu” var, ama bu sorumluluk bir ideolog olmak anlamında değil, politik bir faaliyet olarak okunmalıdır. Üniversite bugün neoliberal metalaşma sürecinin merkezinde. Bu anlamıyla klasik olarak akademinin içine düştüğü yıkıcı tuzaktan kurtulabilmek için Kürt alanında yapılan akademik faaliyetin, özerk bir yapıya, mobbing dışı sorumluluğa, demokratik yanyanalığa, yargılamayan bir dile ve dayanışma tavrına ihtiyacı var. Şu an Kürt alanında en elzem duran şey üretilen bilginin sadece sömürgesizleştirilmesi değil, aynı zamanda o bilginin özerkleştirilmesi ve demokratikleştirilmesidir. Burada Kürt alanındaki akademik dünyada yaratmamız gereken kolektif sorumluluktan, kapitalist bilgi fabrikasının entrikalarının düzeneğine girmeyen ya da pazar ekonomisinin ihtiyacına cevap vermeyen sosyalbilimler faaliyetinden, akademik anti-hiyerarşik ortaklıktan, bilginin demokratikleştirilmesinden, bir dayanışma politik alanından bahsediyorum. Kürtlerin akademik dünyası içinde bu prekaryalaşma döneminde eğer bir şey olacaksa, bu şu ana kadar ki tecrübelerden farklı olmak zorunda, dayanışan “dostlar cemaati” neden kurulmasın. Eleştirel olan, yargılamayan özgürleşmiş bu dilin vazgeçilmezliği dolayımında bunu söylüyorum. Yaşama dair olan, ilgi ve istisnanın sorgusuna dayanan bu sorumluluk, akademik disiplin yerine, yaşamın kontrol matrisine karşı bir bilginin mikro-politikasından, akademinin içinde oluşması gereken yaşamın epistemik direnişten bahsetmeli.
Peki, siz Kürt akademisinde "eleştirel aklı" yeterli bir düzeyde görüyor musunuz? Böyle bir akıl ve akademinin kendi içinde bu akla bir tahammül/tahammülsüzlük ne düzeydedir?
Bu sorunun yanıtını vermek kolay değil. Ama kusuruma bakmayın cevabım biraz çetrefili olacaktır. Keza başından kurduğum eleştirel yaklaşım içinde “Kürt akademisi” sorunuza, pek de homojen olmayan bu dinamiğin hangi eleştirel akıldan bahsettiğinin de önemine vurgu yapmaya çalıştım. Tam da eleştiri hakkımı kullandım, yani yeren ya da idealize eden değil eleştirel aklın analizinden bahsediyorum. Yargılamadan konuşan dekolonyal bir eleştiri fikri bu. Yargılamayan eleştiri meselesi çok önemli. Sadece akademi için değil, Kürt alanındaki herşey için belki de bu gerekli demeliyim. Eleştirel analiz yetkinliğine sahip metod yaklaşımı, şu an belki de en vazgeçilmez olarak, bilginin dekolonize edilmesi için en gerekli şey. Kürtler her şeyi iyi eleştiriyor, akıl veriyor ama sanırım kendilerini daha çok yeriyorlar. Bu da belki bir şekliyle kolonyalizmden kalan en önemli kültürel sermaye olsa gerek. Yargılamayı çok seviyoruz, eleştiri bazen sadece eleştiri olsun ve yargılama faaliyeti içinden konuşuyor, oysa kavram oluşturmalı, metinlerle konuşmalıyız. Buna ise hala şahit olduğumuzu pek düşünmüyorum. Bu konuda sadece aklıma Abbas Vali ile Amir Hassanpur’un önemli bulduğum metodolojik tartısmaları geliyor, bunun dışında pek bir yargılama dışında faaliyet yok desem yanılmayız. Burada yanlış anlaşılmasın tezlerden vs den bahsetmiyorum, bahsettiğim tam da bir metod sorunu olarak kavramlaştırma dışı devam eden, yargılayıcı eleştirel eklektik faaliyet. Yargılamayan eleştiri ve yargılayıcı eleştiri arasındaki fark gibi, ahlaki olarak yıkan bir eleştirinin anlamsızlığını iyi ayırt etmek gerekiyor. Yerici ve yargılayıcı eleştiri hala ayakları üzerinde duramayan Kürt alanını yıpratmaktan öte bir şey ifade etmiyor. Tersine eleştiri güçlü bir metin kurma olarak ele alınsa, kavramsallaşmaya mutedil olsa, polemik yapmayan tartışmalardan çok önemli bir birikim ortaya çıkabilir. Bu eleştirel durum için ise sürekliliği arz eden eleştirel akla, yadsımayan yaklaşım, sadece dostlara yazılmayan bir akademik dergicilik faaliyetine pek ihtiyaç var. Yukardaki sorularla devam edersem, Kürt alanında bir çok alanda olduğu gibi eleştirel akıldan bazen metnin niyetlerini asan polemikçilik revaçta. Hatta yerginin, jakobenci bir yargılamanın, dilsel üstenciliğin hakim olduğunu söylemekte fayda var. Birbirine dokunan metinler, birbirleriyle konuşan ve eleştiri dilini güçlü kılan bazı kısmı metinlerin dışında ya da aktörlerin dışında açıkçası en riskli cevapları barındıran alan ‘Kürt akademi’ dünyası. Keza neredeyse bu alanda hafızamız, konuşmalarımız dayanışmadan çok yargılamaya, hatta daha riskli bir söylem olarak itibarsızlaştırmaya yönelik olan bir sömürge psikolojisini de barındırabiliyor. Bir tahammülsüzlük var mı bilemiyorum, bu daha çok dedikodu entrika alanına giriyor, ama beni ilgilendirmeyen bir durum sanırım. Ben daha çok mesela eski kuşağın, yarattığı kültürel sermayenin dışında farklı olarak yeni kuşağın ilişkilerini nasıl kurguladığını, ve daha güçlü metinlerin nasıl çıkacağını merak ediyorum ve bunun için beklemekte fayda var diyorum, Kürt alanında her şey çok yeni, demlenmeye müthiş ihtiyaç var. Bu şey devletin sert anlatısında gedik açan “taş atan Kürt çocuklarının” pozisyonunu akademik alanda kendini ele veriyor, sorunun konumlanışını değiştirmeye cüret eden akademik faaliyet. Bir kurum olan akademinin "kurumsal mantığının" karşısına yerleşen başka bir okuma, yani muhalif Kürt özne okuması, herhangi hiyerarşi ya da egemenlik biçimlerine, güç ilişkilerine dayanmayan ve akademi içindeki tahammülsüzlüğe karşı ayrık otları ortaya serilebilir. Burada ayrık ottan kastım kendi bilgi ağını kurabilen özerk varlık koşullarıdır. Bilimsel bir söylem olarak kurulan Kürtlüğü ve Kürt sorununu o bilimsel söylem bariyerinden kurtarmak gerekir. Kürt alanında akademik faaliyet dediğinizde bu iddia arenasında devlete karşı “hakikati” kurma, bilgiyi kolonyal iktidarın bilgi alanından çıkarıp muhalif bir bilimsel çaba olarak tasarlamayı düşünmektir. Her an Türklük, Sünnilik ya da erkeklik ethosu içinde olan herhangi bir iktidar tarafından damgalanabilinirsiniz, “sözde bir halkın sözde akademisyeni” olarak etnikleştirilebilirsiniz de. Iste tam da bu bilgiye karsi cüret etmek, cesaretle konusmak, yazmak gerek. Kürt alanında farklı dillerde yapılan bir akademik faaliyet olduğunu biliyoruz ve bunun en çok da baskı ve şiddet mekanizmalarından kaynaklı Batı diyaspora alanında vücud bulduğunu söylemeliyiz. Kürtler kendi arasındaki ilişkide ne kadar tahammül ya da tahammülsüz bu konuda net bir şey diyebileceğimizi sanmıyorum. Çünkü bu tür bir perspektif daha çok sanırım entrikacı bir akademik çabaya dair bir bilgiyi sunuyor. Lakin bence metinler üzerinden gitmekte fayda var diyorum. Kürt edebiyatı alanında akademi alanına nazaran eleştiride daha sert tartışmaların veya belirli tahammülsüzlüklerin olduğunu biliyorsunuz. Bu hegemonik tartışamama kültürü, herseyi kendi yedeğine yerleştirme dili (Mamoste olmak ve güç hegemonyası) tam da iktidar okunaklı hoca ögrenci ilişkisi (öğretme hırçınlığı ama öğrenmeme direngenliği) belirli akademik ilişkilere de sirayet ediyor. Bundan kurtulmadıkça sanirim Jacotot sorusu Kürt alanında yeniden başka türlü sorulacaktır.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →