Barış Mücadelesi Akıntıya Karşı Yüzmektir
Ramazan Kaya

foks1-16951crop044940322268resize1280720autoorientquality90density150stripextensionjpgid16 İnsanlık tarihi boyunca en çok kirletilmiş, saptırılmış kelimelerden biri de şüphesiz "Barış”tır. Politik güç ilişkileri ve dönemsel hedefler doğrultusunda anlamı sürekli değişen, değiştirilen, yeniden tanımlanan bir değer, bir ideal olarak kalmıştır. Eski tarihlerde kaybedilmiş bir savaştan kaçanların kimi zaman çaresiz çağrısı, modern tarihlerde dünya savaşlarında muzaffer devletlerin zaferini perçinleyen bir antlaşma belgesi, soğuk savaş döneminde sosyalist bloğun saldırganlığına dikkat çeken “barış sever” bir liberal propaganda, geç kapitalizm çağında otoriter rejimlerin huzur ve toplumsal barış adına tüm ezilenleri yok etme, sindirme operasyonlarının ismi olabilmiştir. Ezilenler açısından ise barış mücadelesi şüphesiz her zaman bir adalet ve eşitlik mücadelesi olagelmiştir. Kimi zaman sömürgeci işgallere karşı bir toplumsal muhalefet, kimi zaman yapısal eşitsizlikleri ayakta tutan kurucu şiddeti görünür kılmak, kimi zaman da devletin işlediği katliamları, faili meçhul cinayetleri aydınlatmak kararlılığı olarak hayat bulmuştur, bulmaya devam etmektedir. Sosyalist bloğun tarihe karışmasıyla birlikte bölgesel ve ulusal savaşlar daha da şiddetlendi, serbest piyasa ideologlarının öngördüğü küresel barış ve huzur ortamı hiçbir zaman mümkün olmadı. Farklı bölgesel ve ulusal güç dengelerinin belirlediği yeni dünya düzeni, etnik çatışmaların, küresel saldırıların, kan donduran vahşetlerin, hayal gücünün sınırlarını zorlayan köktenci terörizmin sahne aldığı bir dünya oldu. Kısacası 21. Yüzyıl, ütopyacı imgelemin felce uğradığı, devrimlerin toplumsal bellekten neredeyse silindiği, umudun yerini dehşet duygusunun aldığı bir yüzyıl oldu. Kapitalist imparatorluklar bile “evrensel değerleri” ayakta tutan “özgür dünya”nın lideri misyonunu terk edip, gayet içe kapanmacı, duvar sevici, suçluluk duygusundan uzak, beyaz bir Hıristiyan dünyayı savunur hale geldiler. Örneğin Trump başkanlığı dönemi, böyle bir ABD özleminin somut ifadesiydi. Avrupa bile tikelci bir beyaz milliyetçiliğe doğru hızla geri çekilmektedir. Mülteci düşmanlığı, milliyetçi hezeyanlar, küresel kapitalist ekonominin sorumlusu olduğu yapısal şiddetin üstünü örtmektedir. Kanla, emekle, direnişle kazanılmış hakların yerini insani yardım kampanyaları veya devletlerin güvenlik konseptleri almaktadır.

Üçüncü dünyada da ulus-devletlerin son sömürgesi kendi yönettikleri halklar olmaya başladı. Yani artık toplumun yönetilmesi değil, düpedüz toplumun ötesinde, dışında yer alan yönetimler söz konusudur. Yurttaş olarak kabul edilen ulusal öznelere bahşedilmiş insan haklarının bile geri alındığı, devlet korumasından çıkarıldığı, bir yurttaşın bir zamanlar sahip olduğu tüm imtiyazlarını yitirdiği yeni iktidar biçimleriyle karşı karşıyayız. Şimdi hepimiz çıplak yaşamız, mülteciyiz. Türkiye tam da bu güvenlik paradigması temelinde yeniden şekillenen bir devlet haline geldi. Diktatörlükle yönetilen birçok Ortadoğu devleti örneğinde olduğu gibi kendi halklarına acımasızca savaş ilan eden, muhalif halkın bir bölümünü gözden çıkaran, hak, hukuk, barış gibi hiçbir evrensel değerin sembolik düzeyde bile bağlayıcı olmadığı bir egemenlik türüne sırtını yaslamış durumdadır. Milliyetçi-muhafazakar otokrasi, Neo-Osmanlıcı arzuları doğrultusunda kolayca sınır dışı operasyonlar ve işgaller yapabilmekte, kendisine destek sunmayan tüm güçleri ve bireyleri aleni şekilde düşman ilan edip, çıplak şiddet ve yok edilmiş hukuk sayesinde siyaset sahnesinden silmeye çalışmaktadır. Kin ve nefretin suladığı siyaset dili, barış yanlısı, adalet ve eşitlik talep eden her söylemi kriminalize edip toplumsal yarılmayı derinleştirmektedir. KIasik parti seçmeni kitlesi, yerini birbirlerini mutlak düşmanIar olarak gören partizanlara bırakmış durumdadır. Necmiye Alpay, "Barış Açısını Savunmak" kitabına yazdığı önsözde bu ülkedeki kalın nefret duvarlarını ve politik sağırlığı çok iyi özetlemişti: "Bizim ülkemiz sağır odalar gibi yapılandırılmıştır, yani ses geçirmeyecek şekilde. Duvarlarınız ses geçirmiyorsa, bitişiğinizde her tür işkence yapılır, insanlığın dışına çıkılır ve siz bir şey duymazsınız. Ta ki patlamalar başlayıncaya, kan ve can kayıpları her yere sıçrayıncaya kadar. Çoğu kez hakikate yaklaşmaya bunlar da yeterli olmaz, çünkü hakikat silinmiş yerine hazır suçlama sözleri konulmuştur".[1] Adalet duygusunun yitirilmesi, tutulamayan yaslar, uzun bekleyişler ve acının toplum tarafından paylaşılmaması, kolektif bellekten dışlanan toplulukların daha fazla içine kapanmasına ve toplum denilen birlikteliğin gittikçe ortadan kalkmasına yol açmaktadır. Toplumsal barışın bu topraklarda gerçekleşmemesinin temel sebeplerinden biri de hiçbir tarihsel utançla sahici bir hesaplaşmanın gerçekleşmemiş olması, yani geçmişin ağır yüküdür.

Geçmişle Hesaplamak

“Faşizmin hâlâ yaşıyor olması, o çok sözü edilen geçmişin işlenmesinin bugüne kadar başarılamamış ve kendi karikatürüne, içi boş ve soğuk unutuşa dönüşerek yozlaşmış olması, faşizmi olgunlaştıran nesnel toplumsal önkoşulların hâlâ geçerli olmasından ileri gelmektedir” - Adorno

Türkiye "yası tutulmamış acılar''ın kabuk bağladığı bir ülkedir. Geçmişin dehşet dolu deneyimleriyle ilişkisini “unutturma” ve “bastırma” üzerine kurmuş bir devlettir. Siyasal tarihimiz, Tanıl Bora'nın deyimiyle “üst üste yığılmış nisyan katmanları”ndan[2] oluşmaktadır. Bu ülkede bütün devlet kurbanlarının “resmi hatırlama yasağı”ndan ötürü ikinci kez kurban edildiğini, toplumun kolektif hafızasından kovulduklarını, travmatik geçmişin toplumun üzerine bir hayalet gibi çöktüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. 1915 Ermeni katliamı, İstiklal mahkemeleri, Dersim Katliamı, 6-7 Eylül olayları, 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamları, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri, Sivas katliamı, Roboski katliamı ve 1984’ten günümüze süren Kürdistan’daki gayri nizami harp, geçmişin kalın kabuğu altında kalan olaylar silsilesidir. Oysa devletin geçmişte işlediği suçlarla hesaplaşan farklı ülke deneyimlerinin (Almanya, İtalya, İspanya, Japonya, Arjantin, Güney Afrika, Şili) sonuç alıcı çözümleri belliydi ve bu çözümleri hayata geçirmek fazlasıyla mümkündü. Bu çözümleri kabaca şöyle özetleyebiliriz: sorumlu ve töhmet altındaki kurum ve örgütlerin yasaklanması, faillerin cezalandırılması, sorumlu ve töhmet altındaki kişilerin kamu görevlerinden uzaklaştırılması, mağdurların rehabilite edilmesi ve zararların karşılanması ve son olarak geçmişin kamusal bir şekilde yeniden işlenmesi. Mağdurların acılarının tanınmasıyla, bu insanların toplumla yeniden ve onurlu özneler olarak bütünleşmeleri kolaylaşır. “Geçmişin işlenmesi”, ayrıca yeni bir toplumsal kimlik oluşturulmasına ve eski rejimin gayri meşru hale getirilmesine katkıda bulunur. Vahşet pratiklerine dayalı bir yönetimden kurtulmak, sadece fiili egemenlik yapılarından ve bunların kişisel taşıyıcılarından değil, bu yapıya hayat veren değer tasarımlarından ve davranış biçimlerinden kurtulmak anlamına gelir. Adorno’ya göre bu “üstesinden gelinememiş geçmiş”, çoğu zaman devletler tarafından çarpıtılarak zedelenmiş kolektif narsisizmi, ulusal kibri tamir etmek için kullanılır, kimi zaman da o zedelenme hiç olmamış gibi yapabilmek için tarihi gerçeklik yeniden biçimlendirilir. Geçmişin işlenmesi demek her şeyden önce o her şeyin unutulup bağışlanmış olduğu yalanınını parçalamak, büyüsünü kırmaktır. Adorno için: “Geçmiş, ancak geçmiş olanın nedenleri ortadan kaldırılırsa işlenmiş olabilecektir” (Theodor W. Adorno, Yeni Sağ Radikalizmin Veçheleri ve Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir?, Metis Yayınları, s.84).

Tina Stein, geçmişle hesaplaşmanın önemini: “gayri meşru olduğu kabul edilen geçmişteki siyasal düzenin yeniden tesisini önlemek, faillerin hesap vermesini sağlamak, mağdurları rehabilite etmeye ve yeni meşru düzeni pekiştirmeye yönelik faaliyetler”[3] olarak belirtir. Tarihin ulusal prangalardan kurtarılması, “devletler hukukundan dünya vatandaşlığı hukukuna” geçiş, “hatırlama mekânı olarak dünya toplumu” gibi söylemler ve açılımlar bazı ülkelerin geçmişleriyle belli oranda hesaplaşmasının, mağdurların vicdanındaki adalet duygusunun tesis edilmesinin önünü açtı. Bu bağlamda Otfried Höffe’nin “eleştirel dünya hafızası” kavramlaştırması insanlık tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. Höffe’ye göre, “Fetihler, baskı ve sömürüler, kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm, Nazi vahşeti, sosyal ve sosyalist devrimler adına sayısız insanın kurban edilmesi gibi büyük şiddet eylemlerine ilişkin hatıralardan bir “eleştirel dünya hafızası” ortaya çıkabilir. Bunun ön şartı, bu hafızanın seçici olmaması, daha çok ‘hatırlama adaleti’ni esas almasıdır. Ancak o zaman, sadece hatırlamaya saplanıp kalmaz, bu tür şiddet eylemlerinin gelecekte tekrarlanmasını önlemeye yardımcı olur”[4]. “Eleştirel dünya hafızası” sayesinde, Auschwitz, Hiroşima, Gulag, Şili Ulusal Stadyumu, Arjantin cuntasının işkence merkezi Esma ve Kamboçya’daki ölüm tarlaları ağır ihlal ve suçlarla özdeşleşen mekânlar, aynı zamanda her türlü vahşet politikalarına karşı küresel dayanışmanın ortak sembollerine dönüşmüştür. Kurulan Hakikat Komisyonları, geçmişi iktidarın hâkimiyetinden kurtarmak, gayri resmi hafızalar oluşturmak, ulusal kimlikle hesaplaşmak, demokratik kültürün serpilip yerleşmesini sağlamak, dışlananların siyasal yaşama dâhil olmasına alan açmak, baskı, sömürü ve ayrımcılığı kurumlaştıran koşulları dönüştürmek konusunda azımsanmayacak önemli yollar kat etmiştir. Yıllarca süregelen ve ardında milyonlarca mağduru bırakmış bir geçmişi kısa sürede sağaltacak hazır reçeteler veya sihirli formüller elbette yoktur. Bu, kuşaklar boyu sürecek politik bir ödevdir. Toplumsal barış, sonuç itibariyle geçmişindeki karanlık sayfalarla cesurca hesaplaşabiImiş, gerçeklerin üstündeki kalın örtüleri sıyırıp fırlatmış toplumların bir ayrıcalığıdır.

Devletler tarihinde barış her zaman istisna, savaş kural olagelmiş olsa da, barış isteyenlerin bedenleri canlı bombalarla havaya uçuruluyor olsa da, en tahammül edilemez canavarlıklardan ve en berbat zulümlerden sonra bile barışı hayal etmeye, onu mümkün kılmaya ihtiyacımız var. Spinoza haklıdır: “Barış yalnızca savaşın olmaması değildir; barış bir erdemdir, bir doğruluk ve sadakattir. Bir başkasının hayatına duyulan sevgidir. Başka bir deyişle öğrenilir ve öğretilir, bir paylaşımdır, hayatı onaylar ve hayatın gerektirdiği umudu destekler”.[5] Savaşın yarattığı acıların, yıkımların ve şiddetin hırpaladığı kolektif hafızanın toplumun ruhunu ve beynini esir almasına engel olmak, özgürlük ve adalet mücadelesinin bir gerekliliğidir. Savaşın ve savaşın doğurduğu sonuçların yıkıp geçtiklerini inşa etmeden üzerine hiçbir şeyi bina edemeyiz. Şüphesiz Kant'ın tahayyül ettiği uluslararası ölçekteki ebedi barıştan ve Spinoza’nın durmaksızın bahsettiğin barış ve güvenlik ortamı arasında her toplumda kurulması gereken sıkı bağlardan çok uzağız. Barış süreğen bir şiddet durumunun daima kırılgan, kısa süreli ve geçici bir sonucu olmuştur maalesef. Ayrıca barışı ahlaki buyruklar veya farazi iyi niyetler üzerine temellendirmenin mümkün olmadığının fazlasıyla farkındayız. Spinoza'nın belirttiği gibi, "bir duyguya ancak daha güçlü bir başka duyguyla, bir arzuya ancak daha güçlü bir başka arzuyla karşı konabilir". Meseleyi '"yapmalısın" olarak gören, sürekli insanların vicdanına havale edilen bir ahlakçılıkla barış politikası örülemez. Bir diğer önemli nokta da, bu küresel savaş çağında küresel bir barış öngörmek mümkün olmasa da, küçük barışlar daima mümkündür. Devletin mutlak şiddet tekeline çomak sokmak, savaş durumunu savunulamaz hale getirmek, çatışmaları geçici sürelerle kesintiye uğratmak ve savaş suçlularının yargılanabilmesinin yolunu açmayı başarmak yerel barış mücadelelerini mümkün kılan temel uğraklardır. Adalet olmadan barış olmaz ilkesi, barış mücadelesinin bir adalet ve eşitlik mücadelesi olması gerektiğinin temel işaretidir. Barışı tahayyül etmek adil bir barışı tahayyül etmek demektir yani verilen imtiyazlara dayanan bir barışı değil. İmtiyazlara dayanan bir barışın elde edilmesi kolaydır. Ancak böyle bir barışın olumsuz sonuçlara, birbirini takip eden sonu gelmez savaşlara, aşağılanmalara, adaletsizliklere ve şiddete yol açmaktan başka bir işe yaramadığı birçok ülkenin tarihsel deneyimleriyle sabittir.


Türkiye, adı sürekli katliamlarla, devlet terörüyle ve ölümle anılan bir ülke olmuştur. Kuruluş felsefesinin "yurtta sulh, cihanda sulh" olduğu zaman zaman vurgulansa da, tarihi boyunca sürekli çatışmalardan, savaşIardan, gerilimlerden, linç politikalarından ve faşizan bir milliyetçilikten beslenen bir devlet geleneği olmuştur. Devlet erkanının nezdinde, barıştan sürekli sözedenler ya "terör" örgütlerinin sözcüleridir, ya devletin güvenlik politikalarını ve gücünü aşındırmaya çalışan hainlerdir, ya da "kökü dışarıda" olan bazı şer odaklarının maşalarıdır. Devlet aklının toplumsal bir barıştan anladığı şey, devletin şiddet tekeli üzerindeki mutlak tasarrufunun onaylanması, devlet şiddetine meydan okuyan silahlı direnişlerin tek taraflı olarak biran önce varlıklarına son vermeleri gerektiği olmuştur. Terör sıfatı her daim devletin şiddet tekeli dışında kalan hareketlere ait bir paye olarak kalmıştır, bunca katliama, işkenceye, cinayete, darbeye ve insan hakları ihlaline rağmen "devlet terörü'' gerçeği hiçbir zaman kabul görmemiştir. Doğrusu terör fikrine yaklaşımın birçok ülkede benzer ve hakim kanaatin aynı doğrultuda olduğunu söylemek mümkün. "Yani siyasi meşruiyetiniz varsa, tam donanımlı büyük bir ordu elinizin altındaysa ve uluslararası meselelerde sözünüz geçiyorsa, kimse size terörist diyemez". Bir devletin terör eylemleri gerçekleştirebileceği, vatandaşlarına savaş açabileceği fikrini temellendiren binlerce tarihsel ve güncel örneğe rağmen, hâkim söylemde böyle bir düşünceyi saf dışı bırakma eğilimi hala devam etmektedir. Kimin terörist ve neyin terör olduğuna elbette uluslar arası siyasetleki güç ilişkileri karar vermektedir. Uluslararası siyasette terör olarak sınıflandırılanlar, ya totaliter devletlere baş kaldıran kimi örgütlerdir, ya da küresel kapitalist hegemonyaya teslim olmak istemeyen "haydut devletler"dir. Oysa geçmişinde veya günümüzde devlet terörüne şu veya bu biçimde bulaşmamış hiç bir devlet neredeyse yok gibidir. Kısacası terör kavramına ya kurulu düzenin düşmanlarını şeytanlaştırmak ya da devlet şiddetini yasal ve ahlaki tetkikten muaf tutmak için başvurulmaktadır. Birçok ülkede ve Türkiye’de olduğu gibi "teröre karşı savaş" kisvesi altında belli sömürgeci işgallerin, talanların, katliamların ve insan hakları ihlallerinin el çabukluğuyla meşrulaştırılmaya çalışıldığı artık hiç kimse için bir sır değildir. Dolayısıyla yasadışılıktan hareketle yapılan terörizm tanımlamalarının geçerli ve ahlaki hiçbir tarafı yoktur. Çünkü, "yasa, galibin adaletidir". Yasanın ardında daima bir şiddet olduğunu, şiddetin yasaya dönüşebilmesi için muzaffer olması gerektiğini, her devletin kuruluş ilkesinin çıplak şiddet olduğunu ve şiddetle korunduğunu unutmamak gerekiyor. Üstelik bir çok devlet için dünün "teröristlerinin" yarının "özgürlük savaşçıları" olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ayrıca direnişi ve devlet şiddetini iki tarafın birbiriyle savaştığını varsayan “çatışmalar” olarak görmek, devlet şiddeti ile sözbirliği yapmaktır. Şiddetsizlik politikası, her duruma aynı şekilde uygulanabilecek mutlak bir ilke, her durumda savunulabilinecek etik bir tutum değildir. Judith Butler'in dediği gibi, “şiddetin en iyi yöntem olup olmadığını kararlaştırmak sadece imtiyazlılara kalmamalıdır; gayet paradoksal, hatta acı verici bir biçimde, mülksüzleştirilmişlerin de misilleme yapılıp yapılmayacağına, yapılacaksa ne biçimde yapılacağına dair karar verme yükümlülüğü vardır. Bu mesele, muazzam devlet şiddetinin söz konusu olduğu bir ortamda ahmakça ya da ikincil önemde bir soru gibi görülebilir; ancak belli durumlarda, karşılık verilmemiş şiddet edimi, devletin tek taraflı gaddarlığını, diğer her edimden daha çok ortaya çıkarabilir. Şiddetsizliğin herhangi birinin ruhunu kurtardığından şüpheliyim ama şiddetin, bir yandan da amansız bir saldırıya maruz kalan bir toplumsal bağı beyan ettiği açıktır.”[6] Barış mücadelesi şüphesiz hiçbir zaman doğrusal bir hat çizmez, kesintilerle, kopuşlarla, yükselişlerle dolu uzun bir yolculuktur. Bu dipsiz karanlık ortasında belki de umutlu olmamız gereken tek şey, adalet anlayışını gücün ve zulmün meşrulaştırılması üzerine kurmuş her iktidarın, günümüzde hükmettikleri uluslara vaad edebiIecek hiçbir şeylerinin kalmamış olmasıdır. Bu egemenlik biçimi, varlığını çıplak devlet şiddetine, korkuya ve belirsizliğe borçlu olan, mobilize ettiği partizan blok dışında kalan insanları ikna etmekten çoktan vazgeçmiş, ahlaki tüm iddiaları kirlenmiş, suç ortağı kıldığı güçler sayesinde ayakta kalan bir yapıdır. Dolayısıyla şiddetin ortadan kaldırılması veya sınırlandırılması bu tür iktidarların çözülmesi, varlık sebeplerini yitirmeleri anlamına gelmektedir. İşte salt şiddet ve korku aracılığıyla varlığını sürdüren tüm iktidarları barış ortamlarında en çok korkutan şey budur. Bu korkunun ecele faydasının olmayacağı günlerin gelmesini hızlandırmak, devletin savaş propagandasının neleri gizlediğini ve ne pahasına gerçekleştiğini kararlı bir şekilde teşhir etmekten geçmektedir. Barış mücadelesi elbette akıntıya karşıya yüzmektir.

Kaynaklar

[1] Barış Açısını Savunmak, Hazırlayanlar: Necmiye Alpay ve Hakan Tahmaz, Metis Yayınları, s.13

[2] A.g.e, s.255

[3] Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma – Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne, İletişim Yayınlar, s.34

[4] A.g.e, s.82

[5] Barışı Hayal Etmek, Evrensel Kültürler Akademisi, Metis Yayınları, Çeviren: Devrim Çetinkasap, s.25

[6] Judith Butler, Savaş Tertipleri, Çeviren: Şeyda Öztürk, YKY, s.160

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin