Elli yıllık politik serencamımızın okunaklı bir raporudur, kasetler ve kasetlerle bütünleşmiş hatıralar.
Uzun süre kaset kelimesini neden bant kelimesiyle karşılamış olduğumuzu düşünmemiş bu adlandırmayı yadırgamadan rahatça benimsemiştik. Gövdesindeki iki makaraya sarılan üç dört mm’lik bantlardan ötürü bu ismi yakıştırarak bir nebze olsun Kürtçeleştirdiğimizi düşünüyor. Kürtçenin hayatına aldığı yeni bir nesneyi daha önce var olan bir nesneye uzak ya da yakın benzetme çabasının naif bir örneğiydi bu isimlendirme. Kendinin üretimde bulunma imkanı olmadığı, endüstriyel pazara ancak bir tüketici olarak uğrayabildiği bir yerde Kürtçenin uzun süre daha metafor ve metonimilerle bu ihtiyacını gidereceği görülüyor.
Gözümü kaset ve teyplerin bir dolabın ya da bir vitrinin içinde üzerine beyaz dantellerin atılarak özenle muhafaza edildiği, kaset sayısının ve mahiyetinin sahibine küçük çaplı bir itibar bahşettiği dönemlerde bir evde dünyaya açtım. Henüz kasetlerin ne işe yaradığını idrak etmediğimiz, nesnelerle ancak bir oyuncağa dönüşme kapasitesi üzerinden ilişki kurduğumuz o büyülü dönemde kasetler (bozuk kasetler) uçurtma olma potansiyelini bize bahşetmesiyle hayatımıza girmişti. Narin bandının kopması, bandın teybin dişlerine takılarak kasetinin içinin dışına çıkarması karşısında maharetli birilerin bandı koparmadan özenle makaralarından söküp makaranın göbeğine bir kalemi geçirip tekrar sarması, bandı bantla(para bandı) yaması, çare bulmayınca da artık bir çocuğa emanet edilip çocuğun da o bantları uzatıp kendini bir uçurtmanın gövdesi haline getirmesi çocukluğumun ılık hatıralarındandır. Bir çocukluk nesnesinin sonradan hiç de ılık olmayan yakıcı bir nesneye sonrasında ise bir travma zincirinin gösterenine dönüşmesi de bu yazının konusu olacaktır. Şimdi buradan bakınca kasetleri bizim için üç grupta toplayabileceğimizi düşünüyorum. Kişiye özel gurbette ya da askerde doldurulmuş anonslu hikâye tadında derleme kasetler, yasaklı/politik kasetler ve Türkiye’nin geri kalanıyla paylaştığımız günün müziğinin taşıyıcısı dinlenmesi, taşınması serbest makul popüler kasetler.
Türkiye anayasasında 1991 kadar da Kürtçenin kamusal alanda konuşulması yasaklı ve cezaya tabii bir eylemdi. Haliyle dilin varlık bulduğu güçlü alanlardan biri olan (Kürtçe) müzik de yasak ve korkulan bir şey olacaktı. Zaten evin içinde konuşulan Kürtçenin dışında herhangi bir kayıt cihazıyla bize ulaşan tüm Kürtçeler(radyo, gazete, dergiler aracılığıyla), bize tuhaf, büyülü ve biraz da tekinsiz gelir, kendi evine ancak kaçak girmek zorunda kalırdı. Bir dönemin devletten kaçan eşkıyaları gibi sessiz ve kuytu anlarda görünürdü bu kaçak uzak yolcu. Genellikle kötü çeken frekansıyla günde iki saat Kürtçe yayın yapan Erivan Radyosu, doksanlı yılların başında yurt dışında Kürtçe yayın yapmaya başlayan koca kulaklı çanak antenleriyle Medya tv ve Kürtçe kasetler; uzun süre dengbêjlerin deyişiyle “isimleri devletin kırmızı defterine yazılmış kaçaklar.” Olmayı sürdürdüler. Kürtçe yasağı görünürde kalkmış olsa da o yasağı içselleştirmiş, yasağın marazi tutkusundan vazgeçmemiş devlet ve Bilgisizlik Sözleşmesinin[1] konforunu süren halk hep yasağın bakiyesinin yarattığı güçle iki binli yılların ilk on yılında dahi Kürtçeye istedikleri anda istedikleri kötü muameleyi yaptılar. İki bin yirmi yılında dahi birçok kişi barlarda ya da kamuya açık şekilde Kürtçe şarkı söylediği, konuştuğu için sonu öldürülmeye varan saldırılara uğradılar.
Uzak iklimlerin kokusu: Kösnül duygular ve Modern Efendi İmgesi
Kendi adıma hep özlemle hatırladığım ve bir süre sonra siyasi kasetlerin yüklü belleğinin gölgesinde kalan anonslu kasetlerden başlamak istiyorum. Bunun nedeni anonslu kasetlerin, tıpkı koku fenomeni gibi hafıza üzerinde güçlü bir etkiye sahip ve hayatımıza girdiği zaman dilimini tüm veçhe ve detaylarıyla hatırlatabilecek tıynette olmasındandır.
Uzun süren ve Kürtler açısından oldukça zorlu geçen askerlik de ya da Türk şehirlerine inşaat vb. sektörde çalışmaya gidip ailesinden aylarca uzak kalan işçi/gurbetçi Kürt gençlerin telefonun olmadığı ya da yaygınlaşmadığı dönemlerde bir tür hali pür melalini kaydettiği derleme kasetler yapardılar. Kendi seçtikleri içli, ekseriyetle arabesk şarkılardan müteşekkil bu kasetlerin A yüzünün girişinde duygusal, ağlamaklı ses tonuyla genç bir kadın takdim ederdi kasetin hikâyesini. Kaset sahibinin niyetini, kimler için neler söyleyip neler çektiğini ve şarkıları ithaf ettiği kişilerin süslü sıfatlardan sonra isimleri şivesiz berrak bir Türkçeyle aktarırdı. Bu takdimin bir tür sesli mektuba dönüştüğü duygu düşüncelerin kalıp sözlerle bazen de arabesk şarkıları aratmayacak yangın yeri bir şiirle anlatıldığı olurdu. Çocukken temiz bir Türkçeyle konuşan ve bize uzaktan geldiği için son derece modern, zengin bir insan olarak tasavvur ettiğimiz sesin sahibini oldukça güzel ama acılar içinde kıvranan bir genç kız olarak hayal ederdim. Bu genç güzel kızın abimiz ya da yakınımızın kasetine eşlik ettiğine göre ona yakın ya da onun tanıdığı hata belki sevgilisi olduğunu düşünmekten keyif alır, bu hayal kataloğuyla bir takım düşlere dalardım. Şairin deyişiyle böylece gidemediğimiz o uzak iklimlerin kokusu bir baş dönmesiyle kabarıyordu hafızamızda. Bu durum kırsal bölgelerin daha geniş anlamıyla taşrada yaşayan insanların zihinlerinde uzak ve modern olanının imgesinin şekillendiği ilk hallerdendir. Kürtler özelinde uzağın karşılığı büyük oranda maişet derdi ve askerlik belasıyla gitmek zorunda kaldıkları Türk şehirleriydi. Bu durumun öznenin kendi imgesi ile uzaktakinin/efendinin/modernin imgesinin arasında bir yarığın açıldığı kendini oradan esen modern havayla tanımlayıp bir tanımlama nesnesine en çok yaklaştığı anlardan olduğu söylenebilir. Belki bu yüzden Kürdün kendi imgesi kendinden hareketle değil daha çok bir başkasının/efendinin merceğinden yani bir başkasına göre tanımlamasına yol açmıştır. Bu durum tarih boyunca hep kendi aleyhine işlemiş, siyaset ve politik arenada kendisini içten kemiren, dünyayı sağlıklı ve pragmatik bir pencereden okuma, soğukkanlı kararlar alma noktasında kötürüm bırakan bir zaviye olmuştur. Belki avutucu bir tespit olarak şunu eklemek lazım gelir: Kürtlerin en geniş manada ötekine dair esnek, kabullenici, ya da körü körüne dışlayıcı olmayan makul olduğunu düşündüğüm bakışının sermayesinin bir kısmını bu negatif durumdan aldığını iddia etmek mümkündür. Özetle diğeri ve kendi arasındaki zihinsel fiziki alışverişler bizim bulunduğumuz noktaya ışık düşürdüğü bir gerçektir ama bu karşılaşmalar çoğunlukla kendi aleyhimize işlemiş ve politik bakiyemizde koca bir gedik açmıştır kanımca.
Kürdün A/B yüzü , yasaklı kasetler
İkinci gruptaki kasetlerin anısı benim ve birçok Kürt için artık bir kederden, hüzünlü bir zaman nostaljisine evirilmiş “Yasaklı Kasetlerdi.” Bu dönemlerde yaşamış her Kürdün acı tatlı üzerine mutlaka bir anısının olduğu bu yasaklı politik kasetlerden önce radyolar benzeri bir işlev görmüştü. Radyo, modern ve “bizden olmayan” bir cihazdan dilimizi ilk duyduğumuz şeydi. Evde, köyde mahallede konuştuğumuz dilin böylesi yabancı ve etkili bir şeyden kulağımıza çalınmasının bende tuhaf ve heyecanlı bir etkisi bıraktığını hatırlarım. Bu duygu ve küçük çaplı şokun bir benzerini ilk Kürtçe gazete sayfasını gördüğümde yaşamıştım. Sekiz dokuz yaşlarında PKK hareketinin propaganda yayını olan gazetelerinden birinin bir iki sayfasını köyden bir gencin elinde görmüş bizim için Türkçe ile özdeşlemiş Latin harflerle yazılan okumakta güçlük çekmiştim. Gazeteyi, heyecan, korku ve bir türlü iki şeyi bir araya getirememe haliyle karşılamış gören herkesin değerli ve nadide bir eşya muamelesi yaptığı sayfaları uzun uzun incelemiştim. Kürtçenin daha önce Arap alfabesiyle yazıldığı kitapları babamın kitaplığında sıkça görmüş bunu yadırgamamıştım. Sanırım bu durum Arapçanın bizim için son derece mühim olan dinimizin (İslam’ın) dili olduğundan ya da o kitapların yüzyıllardır Kürtlerin evinde medreselerinde bulunduğundan olsa gerek. Ama dilimi gözümüzde modern bir enstrüman olan matbu bir gazetede görmek bana tuhaf gelmişti. Demek ki ben ve benim gibi nicelerin belleğinde Kürtçe modernizim ve modern şeylere uzak düşen onlarla bir arada rahat yan yana gelebilecek bir şey değildi ve şehirliden çok köylüydü.[2]
Politik Kürtçe kasetler de Kürtçenin organik algısının ötesine çıkan böylesine dışardan bir haleye bürünen bir şeydi benim için. Bu kasetler, yasaklı olduğu için Kürtlerin yaşadığı Suriye, Irak gibi yerlerden geldiği de olurdu. Elden ele dolaşır başka kasetlerin üzerine çekilirdi. Her kasetin aynı zamanda bir yardım yataklık aracı, bir örgüt dokümanı olduğunu kasetten önce irticalen öğrenmiş olurduk. Kürtler, dinlemek istediği bu kasetleri rahat dolaştırmak ve herhangi bir kovuşturmayla karşı karşıya kalmamak adına pratik bir çözüm bulmuşlardı. Bu da Türkçe popüler ya da arabesk şarkıcı kasetlerin üzerine Kürtçe kasetler çekme yöntemiydi. Yolculuklar da her on kilometrede kontrol noktalarına yaklaşıldığında Kürtçe müziğin sesi kısılır, kaset teypten çıkarılır ve kaset üzerindeki makbul sanatçı isimleri görünür bir vaziyette konsola bırakılırdı. Kasetin üzerinde isimlerin vizesiyle bir başka kontrol noktasına kadar selametle geçilirdi. Hala da o günlerin bakiyesinin etkisiyle polisin, jandarmanın Kürtçe alerjisini depreştirmemek olası yasal bir “gıcıklık” yapmaması için kontrol noktaların vardığımızda dinlediğimiz müzik Kürtçe İse ya sesi duyulamayacak kadar kısar ya da toptan kapattığımızı eklemeliyim.
Bu haliyle kasetler bizim için zarfı devlete; mazrufu kendine/kimliğine bakan A /B yüzleriyle ikili bir anlam dünyası teşkil eden nesnelerdendi. Kasetin üzerindeki ismin kontrol noktalarının selametle geçilmesi için bir vize hükmünde olduğu yerde içi, elem, acı, direniş öyküleri dolu kapalı bir nesne. Devletin Kürtlere; Kürdün devlete karşı tavrının organik, açık ve daimi bir metaforudur bu iç ve dış meselesi. Bir Kürdün gündelik hayatta özenle işleyip yeri geldiğinde hemen gösterdiği bir resmi personayla karşı karşıyayız[3]. Fransız Psikolog G. Jung insanın iç ve dış(kamusal) olmak üzere ikili bir davranış kalıbına sahip olduğu bunu da persona adıyla kavramlaştırdığını biliyoruz. Jung, personalar arasındaki gerilim ve ilişkinin insanın ruh sağlığının açık bir gösterini olduğunu söyler. Dışardaki personanın zaman içinde bazı zoraki yahut içsel sebeplerden şişip diğerini bastırmasını kişi de ciddi bir yarılma yarattığı ve artık tedavi edilmesi gereken bir patolojik bir vakayla karşı karşıya olduğuna dair uyarısını hatırladığımızda kasetlerin bir dönem bizim için A/B yüzleri/içi ve dışıyla bir tür içsel ve dışsal personalarımız mahiyetine büründüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu ikili durum sadece kasetler vasıtasıyla değil yaşamın birçok alanda Kürtlerin yaşadığı bir olağanüstü hal olduğunu görüyoruz. Tıpkı isimleri değiştirilen yeni isimlerinin garip, bize uzak Türkçe ve Türki; içerisinin bizden, doğal Kürdi yüzbinlerce köy, dağ, yerleşim yeri gibi. İsmi Türkçe içi Kürtçe köyler ile ismi makul berkemal içeriği gayri makul olan kasetlerdeki bu dikotomi aynı zamanda her politik Kürdün kendi iç dünyasında da şekil bulmuş ve hala kavi bir savunma mekanizma olarak işlediği düşüncesindeyim. Devlet mahallinde devletlu, resmi; kendi alanında sivil ve Kürt olmak tarihin Kürtlere biçtiği her an sahneye konulması gereken bir yabancılaştırma organımızdır. Resmi alanlarda Kürdün elinden geldiğince resmi davranıp ve konulara dair resmi fikirlerini ifa etmesi ama içinden geçen gerçek duygu düşüncelerini söyleyememenin zoraki riyakarlığın zengin bir bakiyesi vardır. Halk arasında dolaşan bu durumlarda sergilenen tavırların artık anonim hale gelmiş birçok komik abartılı hikayesi sohbetlerin kaçınılmaz konusu olagelmiştir. Belki bu durumun bünyede bıraktığı cürufu atmanın vicdanı sağaltmanın sonuçlarından biridir kendi halinin çatlağına oturup müstehzi hikayeler anlatmak. Sanırım bu zoraki ve bir kurtuluşu umudu olarak yalan söylemek zorunda bırakılmaya erken ve sarih bir şekilde dikkat çekenlerden biri de Kürt şair Cemal Süreya’dır. Süreya’nın, tıpkı ismi gasp edilen köy ve kasetler gibi bir kaderi vardır. CV’sine Türk olarak yazılan, yazdıklarını da Türkçe yazan hayatı boyunca Kürtlüğünü gizli tutmak durumunda kalmış üstelik Dersim sürgünü bu büyük şair “Arnavutlar doğru; Kürtler yalan söylemek zorundadır” dizesini kurarken belki en çok kendi yaşamını refere etmiştir kim bilir. Bir kaset kapağı ve içi gibi bir Köy tabelası ve orada yaşayanlar gibi Süreya da Türk şirinin zirvelerinde kendi Kürtlüğü en derine itmek zorunda kalmış biriydi.
Bu Bir Kaset Değildir
Kasetlerin Kürtler için böylesine kullanışlı bir metafora bürünmesi onun resmi görüş ile sivil görüşünün arasındaki gerilimle tekrar anlam bulması bandı Kürtler için bir kasetten fazlası haline getiriyor. Bu dosyaya konu olan ve politik bir izlek üzerinden ele alınan nesneler ve fenomenler çoğu için bu durum geçerlidir.[4] Bireysel yahut kamusal belleğin işaret ettiği insan zihninin dışında nesnelere yapışıp kalan devasa kısmını baz alırsak birçok nesnenin altına R.Magritte’nin meşhur tablosuna Facault’un düştüğü şerhi politik veçhesiyle bizim de düşebileceğimizi düşünüyorum. Politik, tarihsel, kırılmalar ve baskıların insanlar kadar şeyleri nasıl değiştirip, dönüştürdüğünü onlara bir tür taşınabilir yedek bir hafıza iliştirdiğini bir kez daha görüyoruz. Bu minval üzerine o tablonun altına yazılmış “Bu bir pipo değildir cümlesini biz Kürtler açısından “Bu bir kaset ya da x(nesnesi) değildir” diyerek genişletebiliriz. Dünyaya dair bakış kadar dünyadaki şeylere sinmiş bu yeni anlamlarda meydana gelen çatlak ve gedikler birer sorun, maraz çukuru gibidirler. Halklar arasındaki nesnelerin, fenomenlerin çağrışım ya da bunların gösterenin yarıklarına dolmuş farklı anlam dünyasına bakmadan siyasi meselelere çözüm bulmak iki tarafın birbirine yakınlaşmasını ummak belki safdillik olur.
Kaset yahut bantlar üzerinde düşünmeye başladığımızda onun Kürt yaşantısının çıkmaz politik meseleleri ve travmaların başka veçhelerine benzeşme potansiyeline sahip olduğunu fark ederiz. Kasetlerin örgüt propagandası muamelesi görmesi aslında her iki taraf için de anlaşılır bir şeydi. Çünkü Kürtçenin kendisi politik ve suç unsuruydu. Yine devlet ile PKK arasında yıllardır süren silahlı çatışmada Kürt ulusal mücadelesine, bunun mobilize hareketine onlarca dernek ve vakfına kimi göbekten bağlı kimi bağımsız ama Kürt ulusal mücadelesine sesiyle güç vermek isteyen birçok ses sanatçısı binlerce beste üretti. Bu besteler birçok kitaptan, ikna etme yönteminden daha etkili olup insanların siyasi direnişin saflarına katılmasına yol açtı. Kürt sanatçısı Şivan Perwer ile Kürt siyasi harekâtının sivil kurumlarında üretim yapan Kom adı altında bir araya gelen gruplardan biri olan Koma Berxwedan gibi müzik grupları bu iddiamızda öne çıkan iki etkili unutulmaz fenomendir[5].
Gömülemeyenin Geri Dönüşü
Kasetlerin örgütsel doküman yerine aldığı ve öyle muamele gördüğü bu dönemde ev baskınlarında da büyük sorun teşkil ediyordu. Bu tür durumlarda fırsat bulunduğunda kasetler hızla paketlenip evin müştemilatında bir yerlere, toprağa gömülürdü. Birçok Kürdün kaset gömme hikayesi ile zar zor elde edilen bu kasetlerin toprak altında çıkarıldıktan sonra dinlenecek kadar sağlam olmaması karşısında yaşadığı hayal kırıklığına dair anıları mevcuttur. Kürt silahlı mücadelesinde epistemolojik bir cephane işlevi gören gömülü kasetler ile bir türlü gömülmesine izin verilmeyen gerilla cenazeleri ya da gömüldükten sonra tahrip edilen mezarlık saldırıları benim belleğimde bir mecburiyet gibi birbirine hızlıca ulanmaya meyillidir. Ölüsünü gömme ve egemenden ölüsünü kaçırmayı içinde barındıran bir anlam dünyasından bir araya geliyor kasetler ve mezarlar. Ölüsüne kitlesel bir katılımla sahip çıkan Kürtler çok geçmeden ceset ya da mezar aramak, mezarı kaçırmak durumdan kaldılar bu durum Kürtlerin uzun süren tuhaf travmatik bir mesaisi oldu. Yas sürecinin bitmeyen açık kapısında bekleyen anneler sonsuz nöbetlerini inatla sürdürdüler.
Bugün hala İstanbul’da Galatasaray Lisesinin önünde bir araya gelen 27 Mayıs 1995’en bu yana eylemlerini devam ettiren “Cumartesi Anneleri”nin” ellerinde fotoğrafa karşılık kulaklarında belki o kasetlerden arta kalan bir şarkının bir yankısı vardır. Gömülen kasetler ile gömülmeyen ölüler ve ellerde tutulan kayıp fotoğraflar benim zihnimde hep yan yana durur. Hatta yakın zamanda öldürülen oğlunun cenazesini/kemiklerini bir torba içinde alan babanın elindeki torbayı görünce benzer torbalar içinde toprağa gömülen kaset görüntüleri hızla belleğimin yüzeyine vurmuştu. Tüm benliğini her an bir sıtranla sunmaya hazır, gerilmiş ses teline asılmış bu üç şey, esasında birbirinin ardılı sebebi ve sonucu olan durumlardır. Varlık bulma istidadının üç halini (Ses, Beden, Görüntü halleri) temsil eder gibidirler. Doğanın ve tarihin dönüştüğü ezginin kaset olup sözleriyle (ulusal bilince vurgu yapan sözler) beslediği bir insanın siyasi mücadeleye katılıp öldürülmesinden geriye kalan fotoğrafı da aynı ezginin halkalarına hızla eklemlenir.
Bu üç evrenin hepsini tek kare olarak okumak esasa yaklaşma olacağı kanısındayım. Bu hafıza çemberine elindeki fotoğrafa bakıp tekrar yakılan ağıtta eklemlendiğinde Kürt tarihi ve kaderinin bir kısır döngüsü yahut fasit çemberi görünür oluyor.
Ses(Sitran) - Bilinç(mücadele, gerilla)- Fotoğraf (kemik, ceset)- Ağıt (tekrar, ses)
Bu kombinasyonda sesle başlayıp sesle bitmesi sesin Kürtlerin kültüründe, ruhunda kapsadığı muazzam yer ve etkiyle ilgilidir. Kürdün tanımlamak için benden üç kelime istenilseydi bunlardan birincisinin ses olacağını söylemekte beis görmezdim. Belki Kürt, sesten söze geçmenin ses ve söz arasındaki dilin ezeli ve ebedi zaafının da yarattığı arafta uzun bekleyişlerin halkıdır. Sesin söze dönüşmesine izin verilmemiş, sözün dolaşıma girmesine ceza kesilmiş dilsizliğin dili haline gelmiş bir uzun bekleyiş ve haykırış. Bu sözlerin romantik bir methiye niyetiyle söylemediğimi, bu yüzden ancak Kürtlere uzun ve derinden bakabilenlerin kulağına sakil gelmeyeceğini biliyorum.
Sonuç olarak yukarıdaki fasit döngüye bakarsak işin başladığı yere geri dönüyoruz. Tarihin, doğanın, mücadelenin ortak ezgisine; sese. Ama tüm bunlara eklenecek yahut yanlarına rahatlıkla iliştirilecek bir dış çevreleyenin de olduğunu görüyoruz, bunun da zamanla mezkur nesnelere iliştirdiğimiz bir tür yedek vicdanın ve hatırlayışın sesi olduğunu iddia ediyorum.
[1] Bkz. Melissa Steyn
[2] Kürtlerin tasavvurunda bir dönem Kürtçenin neye denk geldiğine dair kaleme aldığım daha açıklayıcı bir yazı için “Emê Tu Dikarî Tariyê de Jî Tirki Xeberdî” başlıklı yazıya bakılabilir. Zarema dergisi sayı-1,
[3] Murat Belge’nin bir yazısında bu duruma dikkat çektiği, mealen Kürdün bir resmi bir de şahsi bakışının olduğuna dair bir tespiti olduğunu yazıyı düzeltme sırasında bana hatırlatıldı. Yazıya ulaşamadığımdan doğrudan alıntı yapma imkanı bulamadım. Burada dikkat çektiğimiz durumun Murat Belge’nin belirlemesinden daha kompleks ve travmatik bir durum olduğunu iddia ediyorum. Devletlu alanlarda teknik bir çözüm olarak vücut bulan bu durumun insanın içsel yaşantını ele geçirip oradan bir persona oluşturmaya varacak kadar uzun boylu olduğunu tekrar vurgulamak gerek.
[4] Burada bahsedilen dosya “Kürtler ve Şeyler” adıyla nesneler ve kimi fenomenlerden hareketle Kürtlerin son yüz yıllık tarihine, sosyal ve kültürel yapısını fenomenolojik bir çerçeveden ele alan daha önce bu dergide “Zeytin” ve “Vitrin” bölümlerinin yayınladığı üzerinde çalışmaya devam ettiğim dosyadır. .
[5] Doksanların başında Kürdistan’da ortaya çıkan(çıkartılan) Hizbullah hareketi de siyasi propagandalarının bir kısmını ilahi ve vaaz kasetleriyle yapıyorlardı.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →