Ayfer Düzdaş’ın Sesi
María LUGONES

channels4_profile
Ayfer Düzdaş’ın sesiyle ilk karşılaşıldığında sesinin “hacimsizliğine”/oktav aralığına rağmen bir bedenle karşılaşırız, akabinde bedenin uzantıları gelir; mekân, bölge ve coğrafya. Ezgileri ve sesi, dinleyenin elinden tutup bir haritada gezinmek gibi eski zaman ve uzamlara götürür kişiyi. Dinleyen sesin içinde dolaşılır, tabii bu içerisi solgun hatıra mekânlarıdır. O halde Düzdaş’ın sesi, uzamsal/mekânsal bir sestir diyebiliriz; ilk tınılarıyla bir coğrafyanın, hafızanın kapısından içeri girdiğimiz. Bu kapı ahşaptandır, gıcırtılıdır, muvazenesinden düşmüştür, en çok rüzgârla konuşur.

Nereye açılır bu kapı, neresidir bu coğrafya, neyden yapılmıştır bu hafıza?

Elbette Serhad’ın kendisidir, Sivas’tır; Koçgiri, Maraş ve kuzeyindeki Arguvandır, kimliklerinden sürgün edilmiş, adını unutan bir coğrafyadır. Malatya, Elâzığ, Sivas, Maraş gayri resmi Kürtler Yöresidir[i]. İç Anadolu’dan Haymana ve çevresini, doğusundan Adıyaman’ın bir kısmını kapsayacak kadar genişleyebilir bu palimpsest coğrafya çünkü buralar yazgıda ve kırımda kardeştirler. Sınırını Türkiye haritasında ve seçim sonuçlarının küçük leke gibi duran yeşil renginden çok Serhat ağzıyla çizebileceğimiz bir yerdir burası. Sesin haritası, en doğru sınırı çizer zira. Fonetik ve semantik bakımdan sıkış(tırıl)mış, ufalmış, dertop edilmiş ama hala latif hala nazik ve metanetli bir Kurmanci’nin yeşerdiği ancak hafıza ve müzikte kurtarılmış bir bölgedir. Buranın bir bitki örtüsü varsa, endemik bir bitki suretinde Düzdaş’ın sesidir bu. Etnik değil, egzotik de değil, endemik. Bir emsali daha vardır buranın Kürtler açısından: Erivan ya da Kafkas Kürtleri. Birbirine çok derinden ulanır bu iki bölge, iki yazgı, iki ses, iki gırtlak ve kadınların kofileriyle.

Söz konusu bu hafıza da coğrafyası gibi palimpsestir. Hakikati yok etmek için sesine, coğrafyasına, coğrafyanın adına, kimliğine yapay ama resmi müdahalelerle kazınmış, üst üste yığılmış tanımlar, yazılar mevcut. Başka adlarla giydirilmiş bu katmanlı unutturma istidadının aralıklarından dertop, sıkışık, bazen kırık dökük bir halde sızıp ancak müzikle ana kaynağına ulaştığımız bir coğrafya. Aşağıda değindiğimiz söyleyişin, fonetiğin karakteristik rengini oluşturan bu palimpsest yapıdır.

***

Düzdaş’ın sesi, açık ara bir kuş imgesini çağırır bende, söyleyişi de billur bir şakımayı. Göz önünde olan bir kuş değil bu. Kırsal bölgelerde, uçsuz bucaksız tarlaların bodur örtüsü içinde, kimi zaman narin ve ahenkli bir kuş sesi işitilir. Duyanda, bu seste kuşun biçimini, cüssesini ve renklerini tahmin etme isteği doğurur. Zira bu ötüşün sahipleri çoğunlukla görünmezdir, nesli tükenmenin eşiğindedir ve ani bir kanat sesiyle havalanıp kayıplara karışırlar. Bu tür durumlarda zihnimizde oluşan resim, ekseriyetle serçe kuşu ölçüsünde narin ve o bölgeye özgü bir kuş olur. Serçe ya da bu türden kuş imgesinin Düzdaş için işlevsel bir imge olduğu kanısındayım; hem biçimi hem ötüşüyle hem de nadirattan olması ve ses dolayımıyla var olması. Üstelik sadece sesi değil fizyonomisi de bir kuş imgesini besler Düzdaş’ın.

Fonetik ve semantik açıdan kayda değer bir özdeşlik var, betimlemeye çalışayım.

Düzdaş’ın şarkılarının konuları, güftesi minimaldir; küçüktür, tüm tarihsel yüküne rağmen hafif ve hafifleticidir. Bir aşk hikayesi “Sallana sallana hate ser avê” ile başlar, mendil ve yıkamayla devam eder. Mendil hafiftir, rüzgârın, sallanmanın yaveridir. Hiçbir şarkısı, içindeki kasvetli tarihe rağmen ağırlık vermez. Bu hatıralar, artık müzik olup havaya karışmış, ermiş, nota olmuş, bu yüzden hafifleticidir. Bahsedilen şarkıların anonim olması, burada sorun teşkil etmez, bu şarkıların hepsi Düzdaş’ındır; tıpkı şarkıyı ruhuyla beraber aldığı Ayşe Şan gibi o/onlar söylediği şarkıların kendisidir. Düzdaş’ın Ayşe Şan’la bir diğer ilişkisi, ikisinin de varlık bulma şeklinin, seslerinin aynı zamanda bir dengbêj florasından beslenmesidir.

Şarkıların anlam dünyasının büyük bir kısmı, büyük bir resimden el almıştır. Bu büyük resim sürgün, gurbet, kavi aşklar gibi çok temel kolektif bir malzemeden yapılmıştır. Doğal bir bellek yolcusu kılar bu durum onu. Sesinin, hikâye sahibi olması biraz buradan. Arguvan ve Malatya şarkılarını köy köy dolaşıp derlediğini hatırlayalım, yeminin peşinde bir kuş.

Kırılganlık ve ürkeklik sesinin bir başka tonudur. Kuşun ürkekliği ama yaşamak için vazgeçilmez çabası. Tüm bu hikayelerin kıyafetidir bu ses, bir öncesinin acı ve hüzün bir sonrasının letafet ve dinginlik ya da metanet olduğu. Bu kuş imgesinin bir ayağı güftedeyse (semantik) bir ayağı da bestededir, söyleyiştedir (fonetik). Kısa cümlelerden oluşur şarkıları, cümleler kısalarak kelimelere, kelimeler hecelere, hece de sadece ses olma istidadındadır. Açık heceler var ve burnun perdelediği Kürtlerin “gın” dediği bir ton. Gın ya da gınlık bir kusurdur, sesin üzerindeki leke ya da amansız bir engel. Ayfer de bu ezgilerinin yün ve yumuşak yatağı olmuş. Şarkı sözlerinde çoğunlukla açık ve dar ünlüler kullanılır ve açık heceler vardır. Bu başat şey, berraklık ve içtenliğin yansımasıdır. Kendi ile müziği arasında hiçbir setin olmaması bu berraklığı billurlaştırır. Yine çok sık küçültme eki kullanılmış bu şarkılarda, vuruşlar daha çok sekizlik ve dörtlük mahiyetindedir. Küçültme ekinin varlığının biri yüzü kendine, küçülmeye dönüktür. Ek değildir, bizzat dilin kendisi olmuştur bu. Yerinden yurdundan sürgün edilmek kadar üzerine başka bir kimlik giydirilip başka sesler iliştirildiği için, sesi kesildiği için ortaya çıkan geri çekilmeyle dilin organik bir parçası olmuş bir ek. Ses, kelimelerin üzerinden kayıyor, usulca akıyor. Prozidi bir durum. Müzikte bu durumun bir başarı olduğunu hatırlayalım. Küçültme eklerinin çokça kullanılması dilden, katı anlamdan kaçmanın bir jesti olarak da yorumlanabilir. Anlatılamayacak olan, en çok kelimede kayba uğrar, müzikle onu zapt etmek daha evla ve uygundur.

Bu ekin ya da buna benzer seslenişler, en çok çocuk dilinde karşımıza çıkar yine. Çocukluk hatıradır, masumiyettir, yitikliktir; şarkılardaki onulmaz hüzün biraz da bundan. Çocuk, aynı zamanda kendine söyler, kendi şarkısının sahibidir. Dışında değildir şarkının, içinde yaşar çocuk. Ayfer’in müziği, bence yine en çok Ayfer için söylenmiştir. Belki kendinin en güzel, en iyi dinleyeni yine odur/kendisidir. Şahsi ve muhterem bir sanat anlayışı. Söylerken gözlerinin içinin güldüğünü, sevincinin gamzelere biriktiğini görebilirsiniz.

***

Kuş imgesinin yanına başka bir imge yahut nesneler de koyabiliriz. Uzamsal mahiyetinden gelen bir takım nesne ve imgeler: seksenler ve doksanların mütevazi kireç badanalı evlerini düşünün. Toprak damlı, ahşap kapılı; pervaz, antre ya da eyvana sahip yapılar. Ev içi dekoru, evlerdeki eşyaların üzerindeki danteller, şeritte asılan çamaşırlar, ya da bir soba borusunun gövdesine geçirilmiş çengelli çamaşır kurutma aparatı, tahta kapıların derin gıcırtıları, rüzgârda havalanan dekor perdeler… Niceliği düşük, cesameti küçük ama hatıranın en ince damarları olan nesneler ve jestler. Tüm bu unutuş ve hatırlayışın latif gösterenlerinin sesteki cisimleşmiş halidir bu ses. Dotmamê ve Dilberam Dilber şarkılarını dinlemek bunları zihinde canlandırmaya yetiyor. Tüm bunlar, minimal yaşamın ve nesnelerin imbikten geçip sese dönüşmesinin sesidir. Duru, mahcup, hüzünlü, kendine dönük, doğrudan ve buyurgan olmayan bir ses. Estetiğin neşet ettiği dolayımı belki bu izdüşümlerde aramalıyız.

***

Müziğin katı, sıvı, gaz hali var mıdır? Yoksa da bu yazı için olsun. Gaz hali değil, daha doğrusu pus/lu hali. Bu sözün, müziğin gerisinde kaldığı her şeyin sese, sesin atmosfere ve anının tüm mahiyetine dönüştüğü hal. Ciwan Haco’nun Sira Sibê şarkısı, bu durum için iyi bir örnektir misal. Yitiklik vardır bu halde, en çok da uzaklık, kabulleniş, kendi kendine söyleme ihtiyacı. Ayfer’in müziği (bunun yerine, çok rahat “Ayfer’in sesi” de diyebiliyoruz misal) müziğin pus/lu halindedir. Şarkılarını hatırlamaya çalışın, hiçbir enstrüman gelmez akla. Enstrümansız bir ses ya da ona hacet duymayan.

Kendine söyler en çok, demiştik. İnsan, gündelik hayatın içinde kendi kendine kaldığı bazı boşluklar ve anlarda terennüm etmeye başlar. Doğaya, o ana, boşluk gibi görünen havadaki puslu manaya verilen tabii bir karşılıktır bu, kendi kendine ses verme isteği. Bu mekân ve anlar, esasında çok karakteristiktir. Modern bir an ve mekân olarak banyo ya da lavabo gelir akla hemen. Sabah uykudan uyanma anı ya da. Eski zamanlar ya da artık bize ait olmayan dönemlerde bu pencereden bakarken, çamaşır asarken, ocakta, dışarda yemeğin pişmesini beklerken, kapı eşiğinde dururken… Müzik yerden ve havadan hasıl olup dile gelir, kişi kendi kendine şarkı söyler. Sözlerden çok sestir bu uzamı ve çağrışımları yaratan, yukarıda büyük temaların yine hafif bir tıynette olmasını sağlayan faktörün ses olduğuna kani olabiliriz artık. Bu an ve mekânların hepsi de eşik ve kavşak olması düşündürücüdür. Ayfer’in Dilberam Dilber klibine bakıldığında bu yerler bir bir görünür. Düzdaş, orada kendine şarkı söyleyen bir çocuk, bir yetişkin, hasılı yaşsız bir şarkının terennümcüsü gibidir.

***

Müziğinde derleme ve düzenleme var ama kesinlikle düzeltmenlik yok. Zaten beri duran, kendine dönen eski seslere ulanan bir sese de bu müdahale açık bir yara bırakırdı. Îro Dîsa şarkısının düzeltmenliğine itiraz eder bir röportajında. Düzenleme dahi onun doğallığı üzerine eklemlenmiş bilinçli bir doğallıktır. Bir oksimoron bu, ama öyledir. Kürtçeye katkı veya steril bir Kürtçeye çekme derdi yoktur; Birîndar demez, yaralı der, Kürtçe ve Türkçeyi aynı şarkıda kullanır. Kürtçe ve Türkçenin hayal edemeyeceği belki de etmek istemeyecekleri bir beraberlik, aynı sofrada buluşma bu aşk şarkısında vuku buluyor. Düzdaş söyleyince, bu beraberliğin asgari şartların çok altında kalmayı matah bir şey zanneden bir muhataba rağmen yadırgamıyor insan.

Tüm bu sesine ya da müziğine dair söylediğimizin esasında bir üslup olduğunu ifade etmek lazım. Düzdaş’a özgü son derece karakteristik bir üslup. Birçok şarkısını başka birinden dinlemek istemeyebilirim yahut dinlesem sevmeyebilirim. Sanki bazı sesleri, bazı şarkıları tekellerine alır, hiçbir cover ya da başka bir sese yer açmaz, serüven kendisiyle kapanır. Düzdaş da söylediği her şarkıyı kendi şarkısı yapan seslerden. Bu belirgin üslubun imkanının, coğrafyasının ve menzilinin pek de farkında bir sanatçı.

[i] Burada yöreyi kullanmaktan kastım, Kürtlüğün de Kürdiliğin de düşük yoğunluklu olmasıdır. Bölgeden daha düşük yoğunluktadır yöre; yasaklı, gümrükten daha kolay geçer, tabii hepsinin üstünde bir ülke var, oranın kapısı açılamadığı için bu ön odalar yapılmış.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin