Holly Mason Badra’nın derlediği Sleeping in the Courtyard: Contemporary Kurdish Writers in Diaspora, Kürt edebiyatının bugüne dek yeterince duyulmamış seslerini bir araya getiriyor. Amerika’da yaşayan Badra’nın editörlüğünde hazırlanan bu antoloji, yalnızca şiirlerden değil; kısa hikâyelerden, denemelerden ve hatta çizgi romanlardan yapılan kısa (3-12 sayfa arası) alıntılardan oluşuyor. Kitabın en çarpıcı ve özgün tarafı, biçimsel çeşitliliği. Bu çeşitlilik, hem diaspora deneyiminin çok yönlülüğünü yansıtıyor hem de Kürt edebiyatının tek bir biçime sığamayacak kadar geniş ve canlı olduğunu hatırlatıyor. Fakat kitabın asıl önemi biçimsel çeşitliliğinden çok, Kürt diasporasının dağılmış ruhunu, politik direnişini ve bireysel kırılganlığını, aynı zamanda evrensel temalarla birlikte yansıtmasında yatıyor. Zira seçki, bir halkın “sesi olma” mücadelesini kişisel hikâyelerle harmanlıyor; bir yandan savaş, göç, kimlik, travma ve kadın deneyimini anlatırken, diğer yandan insanın evrendeki yerine dair varoluşsal sorular soruyor. Kürt diasporasının hem kırılgan hem de dirençli ruhunu taşıyan çok sesli bir edebiyat seçkisi; ülkelerin sınırlarını aşmış devletsiz bir halkın duygularını, belleğini ve politik mücadelesinin sesi. Kimi zaman bir anne sesi, kimi zaman sürgünde büyüyen bir çocuğun belleği konuşuyor.
Bu anlamda kitap, yalnızca bir antoloji değil; aynı zamanda kolektif bir bellek alanı. Yazıyı çok uzatmamak için bu incelemede yazarların her biri hakkında tek tek bilgi veremeyeceğim. Bunun yerine, metinden alıntılarla kitabın neden okunmaya ve çevrilmeye değer bir çalışma olduğunu ve okuyucuya farklı dünyaların kapılarını nasıl araladığını anlatmaya çalışacağım. Bu nedenle kitabı tek bir bütün olarak ele alacak, alıntıları da sanki aynı yazarın kaleminden çıkmış bir metinmiş gibi değerlendireceğim. Amacım, kitabın eleştirel bir incelemesini yapmak. Elbette yazarların biyografik arka planlarını bilmeden yapılan bir okuma eksik kalabilir; ancak yine de bu metinlerin her biri bize söylenecek çok şey bırakıyor. Bir eleştiri olarak söylenebilecek tek şey, kitabın bu kadar geniş bir çerçeveye sahip olmasının, bazı metinlerin etkisini dağıtabilmesi. Ancak bu bile, diasporik bir edebiyatın doğasına uygun: parçalı, dağınık ama bir o kadar da sahici.
Kısaca, Sleeping in the Courtyard, sadece Kürt edebiyatına ilgi duyanların değil, kimlik, göç, aidiyet ve dil üzerine düşünen herkesin okuması gereken bir kitap. Sonuçta bu kitap, bir avluda uyuyanların, yani yerinden edilmiş ama yine de hayatta kalmayı seçenlerin hikâyesi.
Çocukluk, On Üç Sokağa Dönüşür
Çocukluk, on üç sokağa dönüşür.
Her birinin önünde bir çikolata satıcısı durur.
Bize ceketinden bir parça göndermesi gereken Yusuf gelmemiştir.
Ve Yakup, küçük kulübesinde,
Ahmed Şemal’in yakınmalarını dinlemektedir. (sayfa 7)
Jawan Şalî’nin (Zhawen Shali) Soranice kaleme aldığı Yesterday (dün) adlı bu şiir, Yusuf ve Yakup göndermeleri, dini-mitolojik bir anlam taşırken aynı zamanda Kürt halkının parçalanmış belleğine işaret eder. “On üç sokak”, yitirilmiş çocuklukların ve bölünmüş coğrafyaların metaforudur. Bu şiir, Halepçe’nin küllerinden doğan bir hatırlayış olarak okunabilir. Kürt diasporasında çocukluk artık bir zaman değil, parçalanmış bir mekândır. Her sokakta bir çikolata satıcısı durur ama o tatlı kokunun arkasında kayıpların, sürgünlerin sessizliği vardır.
Antolojinin ilk bölümleri, politik meselelerin ötesine geçen güçlü dini-mitolojik ve metafizik göndermelerle dolu bu tür şiirlerle açılıyor. Şiir, insanın evrendeki yerini, kaderini ve Tanrı’yla ilişkisini sorguluyor:
Eğer evren Tanrı’nın büyülü eğlencesiyse,
biz — en iyi ihtimalle — bir sirkin kahramanlarıyız.
Sisifos geleceğin cesedini taşır,
mucizeyle sonsuz olmayı bekler.
Ama hayat, sessizliği dayatan o günlerin dilinin altındaki keskin bir çividir. (sayfa 9)
Bu dizelerdeki Sisifos figürü, yalnızca mitolojik bir karakter değil, aynı zamanda Kürt halkının kaderine dönüşüyor. Sonsuz bir direnişin, sürekli yeniden başlayan bir mücadelenin sembolü. Şair, sonraki satırlarda Tanrı’nın penceresine taş atmayı önerirken — “sometimes, justlike a mischievous child, you need to throw stones at God’swin dows” — aslında sessizliğe, kadere, tarihin adaletsizliğine meydan okuyor. Bu kozmik isyan, kitabın genel tonunu belirliyor. Kürt edebiyatı burada yalnızca politik bir alan değil; ontolojik bir sorgulama, insanın varoluşuna dair çaresiz ve başarısız kalmaya mahkûm bir yankı haline geliyor.
Halepçe’nin Sessizliği
Bir Kızın Hikâyesi Şiirlerin ardından gelen kısa hikâyelerden biri, Halepçe katliamını orada olmayan bir kız çocuğunun gözlerinden anlatıyor. Babasıyla birlikte Halepçe’ye gitmeyi hayal eden küçük kız, bir gün, tam da babasının orada olduğu bir gün, radyodan şehrin bombalandığını, yok edildiğini öğrenir. Bu sahne, yalnızca bir savaşın değil, çocukluğun sonunun da anlatısıdır. Kitap bu noktada, soyut politik temaları somut insan hikâyeleriyle ilişkilendiriyor. Halepçe yalnızca bir yer değil, Kürt halkının kolektif belleğinde binlerce sesle yankılanan bir travma, bir sessizlik metaforuna dönüşüyor. Yazarlar, farklı metin ve türlerde, çok zengin bir repertuarla “kız çocuklarının hayallerinin dağıtılması” temasını farklı bölümlerde tekrar tekrar işliyorlar.
Bu hikâyelerde çocuk figürü sadece masumiyetin değil, kaybolan bir halkın geleceğinin temsili. Diaspora kadın yazarlarının kaleminde çocukluk hem kişisel bir yara hem de politik bir bellek olarak beliriyor.
Bir Şehrin Adı: Afrin
Devamında Tracy Fuad, kişisel hikâyelerden küresel politikaya aks eden çarpıcı bir şiirle bizi karşılar:
Union Square’de anarşistlerle birlikte soğuğa karşı,
‘Jin, Jiyan, Azadî!’ diye haykırıyorum.
Bir adam dönüp soruyor: Afrin kim?
Ve hatırlıyorum: Google’da ‘Afrin’ yazarsan,
Karşına sadece Afrin® burun spreyi çıkar: Akıntı veya Şiddetli Ağrı Yok.
‘Bir şehir,’ diyorum, ‘ve yanıyor.’”
Bu kısa ama sarsıcı şiir, modern dünyanın en trajik paradokslarından birini yakalar: Bir şehir yanarken, onun adı internette bir burun spreyi markasına dönüşmüştür. Afrin’in bombalanışını, yıkımını anlatan bir şairin sesine karşılık, dijital dünyanın kayıtsız sessizliği yankılanır. Bu dizeler, Batı’nın bilgi sistemlerinin körlüğünü açığa çıkarır. Bir halk yanarken, dünyanın geri kalanı reklamlarla meşguldür.
Bu şiir, Sleeping in the Courtyard’un temel politik mesajını özetler: Kürt halkı, var ama görünmüyor; ses çıkarıyor ama duyulmuyor. Şairin Union Square’deki çığlığı, küresel adaletsizliğe karşı atılmış bir taş gibidir. Afrin burada sadece bir şehir değil; Batı’nın seçici merhametine karşı bir eleştiridir.
Anne Frank’ın Evinde
Batı’nın Kör Hafızası Kitabın en sarsıcı bölümlerinden biri, Maha Hassan’ın kaleme aldığı “At Anne Frank’s House” başlıklı kısa metindir. Hassan, Amsterdam’da bir yazar rezidansı programı sırasında Anne Frank’ın evinde bulunur ve onunla hayali bir diyalog kurar: Şimdi birlikte oynuyoruz. Anne Frank — Yahudi bir kız, Arapları, Kürtleri, Müslümanları, kadınların öldürüldüğü ülkeleri hiç bilmeyen...Ve ben, Maha — her şeyden kaçan, her şeyden korkan, senin adını bile duymamış kadın.
Bu karşılaşma, iki tarihsel sessizliği yan yana getirir: Nazilerin zulmünden saklanan Anne Frank ile, Ortadoğu’nun savaşlarından kaçan Kürt kadını. Maha Hassan, bu buluşmayı ironik bir oyun biçiminde kurgular; ancak altındaki gerilim çok derindir. Batı, Anne Frank’in hikâyesini insanlığın vicdanına kazımışken, Kürtlerin, Filistinlilerin, Suriyelilerin acılarını görmezden gelmiştir.
Hassan’ın metni, bu Batı merkezli hafıza politikasına karşı sert bir eleştiridir. Amsterdam burada bir “özgürlük şehri” değil, Batı’nın kolonyalist körlüğünün, sessizliğin merkezi hâline gelir. Maha’nın Anne Frank’la kurduğu oyun, bu sessizliğe atılmış bir taş gibidir. Bir odada iki kadın vardır; biri tarihin simgesi, diğeri tarihin dışına itilmiş ses.
Mino’nun Sessizliği
Susturulan Bir Sesin Hikâyesi Iran Kürdistan eyaletinde doğmuş, bir süre ABD'de yaşadıktan sonra şu an Norveç’te yaşayan Essmat Sophie'nin (Asima) metni Antolojinin belki de en dokunaklı hikâyesidir. Diğer birçoğu gibi bu metni de kişisel travmalarla kolektif tarih arasında gidip gelir ve dil, sessizlik ile direniş arasındaki gerilimi görünür kılmayı amaçlar. Mezkur metin “Mino” adlı karakteri merkezine alır. Büyük ölçüde otobiyografik bir tonla yazılan bu metin, bir kadının sesini kaybedişinin hikâyesidir. Ana kahraman Mino, güzelliği ve sesiyle herkesin hayranlık duyduğu bir şarkıcıdır. Plakları, kasetleri her yerde dolaşır; halk onu sever, sokakta görenler fotoğraf çektirmek ister. Ama bir gün açıkça söylenmese de bir tecavüzün kurbanı olur. Nişanlısı onu terk eder, Mino’nun sesi susar. Artık ne şarkı söyleyebilir ne beste yapabilir. Güzelliğini, sanatını ve kimliğini yitiren Mino, halkının tarihsel kaybını temsil eder. Nihayetinde Mino’nun arkadaşları da Avrupa’ya gider: biri Fransa’ya, biri İsviçre’ye. Bu göç, kurtuluş değil, sürgünün devamıdır: acılar bitmez ve arkadaşlardan biri diğerini gömmeye gelirken Mino’yu daha da kötü halde bulur.
Diasporaya gitmek burada “yaşamak” değil, yarım kalmak anlamına gelir. Böylece Afrin’in yanışıyla Halepçe’nin sessizliği, Anne Frank’ın evindeki fısıltıyla, Mino’nun kaybolan sesi birbirine değiyor; ayrı tarihlerin, ayrı acıların tek bir yankıya dönüştüğü bir edebi alan açılıyor. Kitabın çok dilli yapısı burada özellikle belirleyici. Kürtçe, Farsça, Arapça ve farklı batı dillerinden oluşan metinler, yalnızca farklı dillerde yazılmış olmalarıyla değil, farklı dünyaları, farklı kırılganlıkları ve farklı baskı biçimlerini aynı sayfada buluşturmalarıyla önem kazanıyor.
Bu anlamda kitap, kesişimsel (intersectional) bir perspektif sunuyor: Kürt olmak, kadın olmak, mülteci olmak, travma taşıyan bir beden ve bellekle yaşamak, tek bir politik kimliğe indirgenmiyor; tam tersine, bu kimliklerin nasıl üst üste bindiği, birbirini çoğalttığı ve bazen de yaraladığı gösteriliyor. Mino’nun hikâyesiyle kitap, sessiz bir kapanış yapacak sanırız. Ama harika şiirler gelmeye devam eder ve Badra’nın kendi şiirleri... Hatta, kendi payıma en sevdiğim şiirler buradaydı diyebilirim. Birinin çevirmeniyse Burhan Sönmez.
Sleeping in the Courtyard’ın Türkçeye çevrilmesi, yalnızca bir kitap çevirisi olmayacaktır; aynı zamanda bir edebi ve kültürel kapının açılması anlamına gelecektir. Böyle bir çeviri, hem Türkiye’deki okurları çağdaş Kürt diasporasıyla doğrudan buluşturabilir hem de bu antolojide yer alan yazarların metinlerinin bütün olarak Türkçe ve/veya Kürtçeye kazandırılması için bir zemin yaratabilir. Bir başka deyişle, bu kitap bir başlangıç noktasıdır: Parçaların değil, bütün seslerin duyulabileceği bir edebiyat alanına doğru bir çağrı. Bu çağrının dili çoğu zaman şiirdir, ama hedefi hayli somuttur. Her metin, her şiir, her hikâye bir taş gibi durur bu kitapta: Tanrı’ya, toplumlara, insanlara fırlatılmış bir taş. Dünyanın sessiz pencerelerine doğru atılmış, “buradayız” diyen bir taş.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →