Amerika, Irak, Haklı Savaş Teorisi ve Halepçe Üzerine
Edward Said

goc-kucc88rt-758x502
İngilizce’den Çeviren: Fırat Gülistan

Son süper güç olarak ABD, tarihinin en kanlı zamanlarını yaşıyor. Arap dünyasından gelen birisiyim ve bundan dolayı olsa gerek son birkaç aydır sık sık, son birkaç gün ise artan bir endişeyle biz Amerikalıların giriştiği ve de içinde her tür şiddet ve yıkım barındıran savaş üzerine düşünmekteyim. Böylesine kapsamlı ve retoriği güçlü bir savaşı (Körfez Savaşı-Ç.N.) ancak bir Arap/İslam-Üçüncü Dünya ülkesine karşı yürütülebilirdik. Kazanan kim olursa olsun ve de sonuçlar diğer taraf için her ne olursa olsun, bu savaş amaçlanan büyük sonuçları yaratmayacak ve bu savaştan kimse kazançlı çıkmayacak. Zira savaş, ne Orta Doğu'nun ne de şu anda derin bir durgunluk içinde olan, yoksulluk, işsizlik ve devasa boyutlardaki şehir, eğitim ve sağlık kriziyle boğuşan Amerika'nın sorunlarını çözecek.

Böyle bir savaş ancak birçok adaletsizlik ve eşitsizlikle kuşatılmış, Batı'nın elinde adalet ve hakkaniyet uğruna ertelenen ve ihanete uğrayan vaatler sebebiyle nefrete gark olmuş, Amerikan karşıtlığı ve öngörülemeyen muazzam bir ayaklanma ızdırabıyla patlamaya hazır bir bölgede meydana gelebilirdi. Bunları söylerken Irak'ın Kuveyt saldırısını mazur görmediğimin de bilinmesini isterim. Saddam Hüseyin hükümetinin ve bölgedeki Arap ya da İsrailli diğer hükümetlerin suiistimallerini uzun süredir kınadığım gibi bunu da başından beri kınadım. Gerçek anlamıyla demokrasi Ortadoğu'nun hiçbir yerinde yok: burada ya ayrıcalıklı oligarşiler ya da ayrıcalıklı etnik gruplar var. Halkın büyük bölümü diktatörlük ya da inatçı, ihtiyacı karşılamayan ve istenmeyen hükümet yönetimleri altında eziliyor. Ancak bu savaşın George Bush ile Saddam Hüseyin arasında bir savaş olmadığı –ki kesinlikle öyle- ve ABD'nin yalnızca veya esas olarak Birleşmiş Milletlerin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği fikrine karşı çıktığım gibi, ABD'nin bu korkunç çatışmada haklı ve masum olduğu fikrine de karşı çıkıyorum. Birleşmiş Milletler kararları çoktan aşıldı ve an itibariyle Irak halkına yönelik canice bir bombalama harekâtı söz konusu. Bu savaş en temelde bir tarafında ABD'nin uzun süredir teşvik ettiği ve yararlandığı bir Üçüncü Dünya diktatörünün; diğer tarafında ise İngiltere ve Fransa'dan miras kalan imparatorluk kisvesine bürünmüş ve petrol, jeo-stratejik ve siyasi avantajlar nedenleriyle Ortadoğu'da kalmaya kararlı bir ülkenin başkanının dahil olduğu şahsileştirilmiş bir mücadeledir.

Yersiz bir kelime ve kaygan bir kavram olarak gördüğüm bağlantı/bağlam (linkage) çokça dile getirildi. "Analoji", "yakınlık", "çağrışım" kelimeleri bana, ABD'nin saldırıya karşı – akla hemen Namibya, Güney Afrika, Kıbrıs, Panama, Nikaragua ve İsrail işgali altındaki bölgeler geliyor – tutarlı bir muhalefet sicil kaydının olmadığını ve de Irak ile Kuveyt'in yalnızca batı rasyonalitesinin tarih dışı bir bölgesinde ya da Dick Cheney'in ofisindeki bir haritada bulunmadığını gösteren üç olası alternatif kavram olarak görünüyor. ABD iki nesildir Ortadoğu'da çoğunlukla tiranlık ve adaletsizlikten yana tavır aldı. ABD'nin demokrasi, kadın hakları, laiklik ya da azınlık haklarına dair tek bir mücadeleyi dahi desteklediği iddiasına tamamen karşıyım. Böylesi bir destekten ziyade uyumlu/itaatkâr ve yerelde onaylanmayan yönetimleri destekledik, küçük halkların düşmanlarını sübvanse ettik ve de kendilerini askeri işgalden kurtarma çabalarına sırtımızı döndük. Sınırsız militarizmi harekete geçirdik ve bölgenin her yerinde, çoğunlukla da ABD'nin Saddam Hüseyin'in gücüne yönelik takıntısı ve gücünü abartması nedeniyle, şimdi her zamankinden daha umutsuz eylemlere sürüklenen hükümetlere büyük silah satışları gerçekleştirdik. Tamamı yeni bir “Amerikan Barışı” (Pax Americana) politikası için çalışan Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye yöneticilerinin egemen olduğu bir savaş sonrası, Arap dünyası tasavvuru ne entelektüel ne de ahlaki olarak inandırıcıdır.

Son birkaç aydır hızla gelişip tamamlanan iki şey oldu. Birincisi, yazdan bu yana devam eden bilgi bombardımanında, birkaç istisna dışında medyanın tarafsız analizleri engelleyen ve oto sansürü teşvik eden normları içselleştirmesi ve çok sığ bir haber çeşidini dolaşıma sokması oldu. Diğeri ise bu kadar küçülmüş ve etkileyici bir şekilde birbirine bağlanmış bir dünyada iktidarla, tehlikelerine rağmen özdeşleşmekten başka bir söylem geliştirememiş olmamızdır. Dünya nüfusundaki %6’lık payla ABD, ne savaşla dünyadaki enerjinin %30’unu tüketme hakkı iddiasında bulunabilir; ne de tek taraflı yeni bir dünya düzeni ilanı yapabilir, zira yol boyunca şikâyetçi birkaç ülkeyi yok etmek için askeri güç kullanmak durumunda kalacaktır. Gelgelelim Irak'ın genişlemesinin Kuveyt'ten sonra devam edeceğine dair hiçbir kanıt yoktu. Gerçekten de, Ağustos ayı başlarında Irak, Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır arasında bir anlaşmanın yapıldığına dair artık bol miktarda kanıt var: bu, Irak'ın geri çekilmesi ve Kuveyt ile olan anlaşmazlığın karara bağlanması konularını da içeriyordu. Ancak, diğer tüm bölgesel uzlaşmalar gibi, bu da ABD tarafından anında reddedildi. ABD'nin imhacı bir hareketle daha fazla kışkırtması durumunda Irak'ın geri adım atmak yerine, evrensel bir yıkıma razı olacağına dair önemli kanıtlar vardı. Irak dışındaki Saddam karşıtı Iraklı muhalefet bile artık birleşmiş ve ABD'ye karşı saf tutmuş durumda. Irak istilasının ve işgalinin son bulması gerektiğine inanan benim gibi birçok Arap var; ancak bunların çok az da olsa bir kısmı George Bush ve Margaret Thatcher, beyazların Ortadoğuluları uslu durmaları konusunda uyarılabileceğine hükmettiği için doğrudan asker gönderme stratejisine katılacaktır. Orabi isyanını bastırmak için 1882'de Mısır'a İngiliz keşif kuvvetlerinin gönderildiği günlerden, İsrail ve Fransa ile gizli anlaşma içinde Anthony Eden tarafından üstlenilen 1956’daki Mısır saldırısına kadar Arap dünyasına karşı bu tür aşağılayıcı tavırların örneklerinden söz etmek mümkün. Eden'in küçük ve kinci bir inatçılık sergileyen tavırları ilginç bir şekilde Bush'un Saddam Hüseyin'e karşı kişiselleştirilmiş nefretinin habercisidir. ABD'nin Irak'a bu kadar sert ve amansız bir şekilde saldırması için dünyanın dört bir yanına büyük bir askeri güç göndermeye hakkının olup olmadığını, medya dünyasından hiç kimsenin sormadığı bir soru. Bu, Arapların yapmaya can attığı saldırılara karşı olmaktan çok farklı. Amerika'nın yaptığı şey, kendisinin veya İsrail'inki gibi desteklediği ve bedelini ödediği diğer saldırılarla ilgili hiçbir endişe göstermediğinden, bölgesel bir sorunu etkili bir şekilde emperyal bir soruna dönüştürmektir. Bush, Saddam'a, sanki yerlileri bombalamak ve korkutmak kesinlikle onların iradesini çökertecekmiş gibi, cezalandırılması ve yok edilmesi gereken kişisel Moby Dick'i misali davrandı.

Arap dünyasındaki korkunç durum hakkında başka bir yerde yazmıştım: Şu anda ABD ile müttefik olsun veya olmasın (Ortadoğu’daki) bütün ülkelerde rahatsız olunacak çok şey var. Ne var ki bunların hiçbiri Arap karakteristiğiyle veya İslamla ilgili değil, hemen hemen tümü belirli siyasi ve sosyal çarpıklıklara atfedilebilecek problemlerdir. Bunların tümü, zorlu seküler reform politikalarıyla çözülebilir. Fakat buna rağmen beni burada endişelendiren ABD'nin bizzat kendisi.

Amerika'da on yıllardır Araplara ve İslam'a karşı kültürel bir savaş var: en korkunç ırkçı karikatürler dolaşıma sokularak, Arapların ve Müslümanların hepsinin ya terörist ya da şeyh olduğu ve bölgenin verimsiz büyük bir gecekondu olarak sadece kâr veya savaş için uygun olduğu yazılıp çizildi. Muhatap veya ortak olarak düşünülecek bir tarih, kültür, toplum -aslında pek çok toplum- olabileceği fikri bir veya iki dakikadan ibaret film sahneleri misali olarak kaldı. Gazeteciler tarafından yazılan bir dizi önemsiz kitap piyasayı doldurdu ve insanlıktan çıkaran stereotip klişeler için meşruiyet üretildi. Şimdi Irak'ı yenmek, suçu felaket kabilinden büyük olduğu için değil, beyaz olmayan küçük bir ülke, yalnızca şeyhlere, diktatörlere, teröristlere ve deve jokeylerine (Camel- jockey)[1] boyun eğdirme amacıyla hareket eden süper bir ulusu saf dışı bıraktığı için, neredeyse metafizik bir ihtiyaca dönüşmüş gibidir. Gerçekte kabul edilebilir Araplar, Sadat gibi ulusal benliklerinden neredeyse tamamen arınmış gibi gösterilebilen, geleneksel talk-show konukları, Araplardır.

Araplar sadece, vahşi doğadaki görevi çok az sınır bilen ve amacına ulaşmak için çok ileri gidecek bir tür Püriten süper-ego olan, acımasız beyaz adamın geçmişte gazabına uğramışların hafif bir örneği olabilir. Fakat buna rağmen körfez ile ilgili günümüz tartışmalarında bariz bir şekilde eksik olan unsurlardan biri de 'emperyalizm' kelimesidir. Ancak yine de Amerikan liderlerinin ahlakçı üsluplarında ve sadık medyadaki yankılarında, önceki emperyalizmlerin gösterişli kendini beğenmişliğin tekrarlarını (Saddam'ın Kuveyt'e karşı yaptığı yanlışın ABD tarafından düzeltileceği şeklindeki bir sahteliğe bürünmüş olsa da) fark etmek hiç de zor değil. Ve Irak’a müdahale gözlerimizin önünde büyürken, Saddam, alçaltılması gereken deli adam, Bağdat kasabı Hitler oldu.

‘Bütün yollar pazara çıkar', 'Araplar sadece güçten anlar', 'Arap medeniyetinin merkezinde vahşet ve şiddet vardır', 'İslam hoşgörüsüz, ayrımcı, ortaçağa ait, fanatik, zalim bir dindir'. Başka hiçbir büyük bir kültürel gruptan bu şekilde söz edilemez, buna rağmen herhangi bir tartışmanın bağlamı, çerçevesi, ortamı bu fikirler tarafından sınırlandırılmış, hatta dondurulmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Saddam'ın temsil ettiği Arapların en sonunda hak ettiğini almaları ihtimali bir tür zevke dönüşmüş durumda. Filistinlilerle, Arap milliyetçiliğiyle ve İslam medeniyeti ile puanları hesaplanacaktı. "Batı"nın bu eski düşmanlarının çoğunun, İsrail karşıtı olmak gibi daha fazla küstahlıkları olduğu belirtilmelidir. Filistinlilerle, Arap milliyetçiliğiyle, İslam medeniyetiyle hesaplaşılacaktı. "Batı"nın bu eski düşmanlarının çoğunun İsrail karşıtı olma küstahlığına da ayrıca değinmek gerekir.

Bütün bu vahim meselelerde en fena mücrimler ise muazzam sahte uzmanlık gösterisi yapmak üzere güvenilebilecek hazır kıta bekleyen Arap aklı/zihniyeti üzerine çalışan akademi uzmanlarıdır. Irak'ı bağlamından koparmak ve izole etmek, gücünü fantastik şekilde abartmak, tüm nüfusunu rutin olarak yanlış telaffuz edilen iki kelimeye -Saddam Hüseyin- sığdırmak, sanki tüm yaptığımız yalnızca kötülüğün korkunç hayaletiyle savaşmak, şeklinde bir kamuoyu havası var. Bu sayede Irak'ı, hiç vicdan azabı çekmeden haklı bir coşkuyla bombalayabiliyoruz. Bu durum, Irak en iyi şekilde ancak bir F15'in veya akıllı bir füzenin nişangâhlarından görülebilecekmiş gibi, medyanın teşvik ettiği, hatta organize ettiği bir şey. Ayrıca, dikkat çekmek gerekir ki, April Glaspie ve John Kelly'nin aniden ortadan kaybolmasıyla birlikte, şu anki savaşkan yönetim, Orta Doğu dilleri veya halkları hakkında gerçek bilgi veya deneyime sahip tek bir profesyonel olmadan yönetiliyor. April Glaspie'nin Temmuz sonunda Saddam'la yaptığı konuşmaların dökümünün de ifade ettiği gibi, Irak'ın Kuveyt'e karşı açtığı dava bir dereceye kadar ABD tarafından teşvik edilen ve desteklenen bir davaydı - duruşma yapılmadı, böylece savaşa ihtiyaç duyuldu. Bana göre Irak bugün, sabırlı bir şekilde bölgesel, ekonomik ve siyasi olarak tersine çevrilebilecek olan Kuveyt'e yönelik saldırganlığı nedeniyle değil; ABD Körfez'de kalıcı olarak bulunmak ve Avrupa ve Japonya'yı etkilemek üzere petrol üzerinde doğrudan nüfuz sahibi olmak amacıyla savaş istediği için imha ediliyor. ABD bu savaş ile dünya gündemini belirlemek istiyor ve dahası Irak, İsrail için de bir tehdit olarak görülüyor.

Bütün bunların sadakat ve vatanseverlik üzerine konumlandırıldığını biliyorum. Ancak yine de tüm bunların, gerçeklerin ne olduğu, çıkarlarımızın ne olduğu ve bu küçülen ve tükenen gezegenin sakinleri olarak komşularımıza ve insanlığın geri kalanına neler borçlu olduğumuza dair eleştirel bir anlayışa dayanması gerektiğini düşünmekteyim. Eleştirel olmayan bir dayanışma bağlamında oluşturulan şimdilerdeki siyasetin, özellikle de hayal bile edilemeyecek kadar maliyetli olduğu bu ahir zamanda, hükmetmesine izin vermemeliyiz. Ne başka zaman ne de şimdi, Basra körfezi hiçbir zaman Birleşik Devletlerin bekası için bir sorun teşkil etmedi. 'Ya şimdi onu durdurmak zorundayız ya da asla!' türünden saçma sapan açıklamaları neden eleştirmiyoruz? Neden BM kararlarının Güvenlik Konseyi'nden dışlandığını ve bu kararların Kuveyt'i özgürleştirmek ve diğer Körfez monarşileriyle birlikte bir hanedanı tahtına geri getirmek için bir ülkenin yok edilmesini şart koştuğu hakkında hiç kimsenin bir şey söylediğini duymadık. Bu meseleler için Arap dünyasının dışında mevduata iki buçuk trilyon dolar yatırıldı. Bunlar ne insan haklarına ne de kendi insanlarının önceliklerine saygı duyan monarşilerdir.

Çöl Fırtınası harekâtı en nihayetinde Saddam'ı yok etme ve öldürme amacının bir parçası olarak Irak halkına karşı bir savaş ve onları yok etme ve öldürme çabasıdır. Apaçık ortada duran bu gerçeğe rağmen acısız bir Nintendo egzersizi olarak lanse edilen bu savaşta Amerikalılar erdemli, temiz bir savaşçı imajıyla sunularak savaşın acımasız gerçekleri Amerikan televizyon izleyicilerden saklanıyor. Misal, 27 Ocak’ta New York Times’da yayınlanan R.W. Apple imzalı bir yazıda, ABD'nin yaptığı şey aslında Irak'ın şehirlerini ve kasabalarını bombalamak, siviller için su ve yakıt kaynaklarını yok ederek Cenevre ve Lahey sözleşmelerini ihlal etmek ve silahlı kuvvetlere yalnızca çok anlaşılmaz zararlar vermek değilmiş gibi, Bush, “katı bir Queensberry Markisi Kuralları[2] adamı' olarak tanıtılıyor. Bağdat'ın en son 1258'de Moğollar tarafından yıkıldığını bilmek, yaptığımız şey için hangi emsallerin olduğunu bilmek adına, tarihle ilgilenmeyen Amerikalılar için bile bir fark yaratabilir.

Ortada kasıtlı, manipülatif fotoğraflardan başka ne var? İsrail şehirlerine isabet eden birkaç füzenin görüntüleriyle oyalanmanın da aynı çarpıtmanın bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Bu tür sahneler gösterilmemeli demiyorum, Scud füzeleriyle sivillere saldırılmasına göz yumduğum yok ama gösterilecekse bütün görüntüler gösterilmeli. Bu seçicilik Arapların ‘bizle eşit olmadığı, hayatlarının ve acılarının dinlenmeye değer olmadığı” düşüncesinden kaynaklanmıyorsa şayet neden belirgin bir şekilde sadece İsrail ve Batılıların acıları görünür kılınıyor?

Irak'ın kendi vatandaşlarını gazla öldürdüğü sık sık tekrarlanan bir iddia. En iyi ihtimalle, belirsiz bir olay bu. Irak ABD'nin müttefikiyken hazırlanan ve Halepçe'de Kürtlerin gazla öldürülmesi olayında failin İran olduğunu iddia eden en az bir adet Harp Okulu raporu var. Alternatif basında ara sıra bunlara atıflar yapılmasına rağmen, bugün medyada çok az insan bu tür haberlerden bahsediyor. 'Kendi vatandaşlarına gaz sıkmak' artık Saddam hakkında bir realiteye dönüştü ve bu durum, ABD'nin onu yok etmesi gerektiğinin sebebi haline geldi. Sanki böyle yaparak Irak'ı da yok etmeyecek, binlerce insanı öldürmeyecek, binlerce Amerikalının hayatını (çoğunlukla yoksullar ve dezavantajlılar) feda etmeyecek ve bir dizi yeni sorun yaratmayacakmış gibi.

‘Küçük bir Üçüncü Dünya ülkesi beyaz ve üstün olan Amerika'ya direnme hakkına sahip değildir’ varsayımından hareketle bu savaşın hazırlanma ve yürütülme biçimi tümüyle kolonyaldir. Sadece savaşları mümkün kılmakla kalmayıp aynı zamanda diplomasi ve siyasetin gereken rolü oynamasını da engellediği için bu tür düşünceleri ahlak dışı, çağdışı ve fevkalade muzip olduğunu ileri sürüyorum. Tarihsel kayıtlar (günün birinde) tam olarak ortaya çıktığında, şu anda kısmen bildiğimiz şeyin daha fazlasını öğreneceğiz: ABD istikrarlı bir şekilde her arabuluculuk, uzlaşma veya müzakere girişimine direnç gösterdi, bu girişimleri alt üst etti ve neredeyse en başından beri savaş için baskı yaptı. Bu nedenle, Bush'un Irak-Sovyetlerin geri çekilme önerisine olumlu tepki vereceğine dair en ufak bir umut söz konusu değildi.

Öyle görünüyor ki, bu savaşın temel amacı, daha küçük ulusların ve tabi halkların "bizim" sahip olduğumuz ayrıcalıklardan yararlanmasına karşı koymak. ABD başından beri Arapların ve BM’nin eylemlerinin arkasında durarak ahlaki otorite kazanmış olsaydı, BM kararlarını, yalnızca şeytanlaştırılan ve küçük düşürülen bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi kapsayacak şekilde genişletseydi, savaş olmazdı ve diyalog ve uzlaşma hakkında konuşmayı başarabilirdik. George Bush'un, Filistin sorununu şimdi çözmenin "saldırganlığı ödüllendirmek" olacağı şeklindeki sözü ne kadar saçma ve ahlaki açıdan ne kadar iğren. Sanki sadece Saddam'dan değil, George Bush'tan da önceye dayanan bir meselede barış antlaşması hakkında bir okul müdürü tarzında bu kadar kaba bir dille konuşma hakkı varmış gibi.

Muazzam ekonomik, ekolojik ve insani israf, dini duyguların radikalleşmesi, laiklik, diyalog ve ılımlılığın sekteye uğrayacağı, Irak'ın yok edilmesi, parçalanması, uzun ve korkunç bir yağma dönemi, aşırılıkçılık, intikam çağrıları ve daha fazla öldürme ve yıkım, Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi popüler olmayan ABD müttefikleri ile işgal, öldürme ve işbirliği ile bir Amerikan uzantısı olan ve daha fazla taviz almak için ABD lobisini kullanacak olan İsrail gibi ülkelerde hükümetin istikrarsızlığı (bu liste uzar gider) şeklinde olası savaş sonuçlarına dair neredeyse hiçbir ciddi öngörü, değerlendirme ve düşünce söz konusu değil.

Foreign Affairs dergisinin geçen kış sayısında yer alan ‘The Summer of Arab Discontent’ (Arapların Hoşnutsuzluğu Yazı) başlıklı bir yazıda şu pasaj yer alıyor:

“Arap/Müslüman dünyası Ayetullah Humeyni'nin haçlı seferinin gazabına ve tutkusuna veda eder etmez Bağdat'ta başka bir isim (Saddam Hüseyin) yükselişe geçti. Bu yeni isim, Kum'daki türbanlı kurtarıcıdan farklıydı, İslami hükümet üzerine incelemeler yazan ya da dini ilahiyat okullarında yüksek öğrenim görmüş biri değildi. İnananların kalplerine ve zihinlerine nüfuz eden uzun süreli ideolojik mücadeleler ona göre değildi. İran ile Arabistan arasındaki kırılgan bir sınır ülkesinden gelmişti. Kültüre, kitaplara ve büyük fikirlere dair iddiaları yok denecek kadar azdı. Bu yeni yarışmacı, yetenekli bir despot, bölgesini evcilleştirip büyük bir hapishaneye dönüştüren acımasız bir gardiyandı.”

Tahsilli basit bir Arap çocuğu bile Bağdat'ın sadece Abbasi medeniyetinin merkezi olmadığını, aynı zamanda Arap kültürünün yükseldiği 9. ve 12. yüzyıllar arasında bugün hala Shakespeare, Dante ve Dickens gibi okunan edebiyat eserlerinin üretildiği bir şehir olarak İslam sanatının büyük anıtlarından biri olduğunu bilir. Bağdat ayrıca Kahire ve Şam ile birlikte 19. ve 20. yüzyıl sanat ve edebiyat canlanmasının yaşandığı şehirdir. Bağdat, 20. yüzyılın en büyük Arap şairlerinin en az beşinin ve hiç kuşkusuz en iyi sanatçı ve heykeltıraşların tamamının yetiştiği şehirdir. Irak'ın kitaplarla ve fikirlerle hiçbir ilişkisi olmadığını söylemek, Sümer, Babil, Ninova, Hammurabi, Asur ve eski Mezopotamya (ve dünya) uygarlığının tüm büyük anıtları hakkında unutkanlık yapmak demektir. Irak'ın kurak ve yavan olduğu imasıyla 'kırılgan' bir ülke olduğunu söylemek, bir ilkokul çocuğunun bile sergilemekten utanacağı bir cehalettir. Dicle ve Fırat’a ne oldu? Ortadoğu'daki tüm ülkeler arasında Irak’ın açık ara en verimli ülke olmasına ne oldu?

Aynı yazar, Irak'ın hiç olmadığı kadar kırılgan olan, kitaplardan, fikirlerden, kültürden kopuk olan çağdaş Suudi Arabistan'a ise övgüler yağdırıyor. Önemli bir ülke olan ve yapacak çok şeyi olan Suudi Arabistan'ı küçümsemek değil amacım. Demek istediğim ABD savaşın eşiğindeyken ülkenin en etkili dışişleri dergisinin sayfalarında yer alan bu tür yazıların ne bilgilendirici, ne aydınlatıcı ne de değerli olduğudur. Daha da önemlisi, iktidarı memnun etmek, ona duymak istediğini söylemek, saldırıya uğrayan şey gerçekten önemsiz, kırılgan, kitaplarla, fikirlerle, kültürlerle hiçbir ve gerçek insanlarla da hiçbir ilişkisi olmadığı için devam edip öldürebileceğini, bombalayabileceğini ve yok edebileceğini söylemek, entelektüel iradenin belirtisidir. Ortada bir Irak diktatörü var ve canavarca bir hastalık gibi kökünün kazınması gerekiyor.

Böyle bir bilgiden hareket edilince bağışlama, insanlık, insani argüman söz etme şansı ne kadardır? Ne yazık ki çok az. Ülkenin her yerinde medyanın gösterdiği yanıltıcı coşku ve uydurma rızaya rağmen yine de insanların öfkeli, vicdanların rahatsız, ruhların ızdıraplı olduğuna dair işaretler var. Entelektüeller olarak görevimiz, Benda'nın dediği gibi, “toplu katliam çıkarları adına kolektif tutkuları teşvik etmek değil, gerçeğe ulaşmaktır”. Michael Walzer gibi filozofların ya da Anthony Lewis gibi köşe yazarlarının bunu "haklı bir savaş" olarak ilan ettiğiyle karşılaşınca herhangi bir çatışmada ilk zayiatın kelimeler olduğunu bir kez daha anlıyor insan.

Dipnotlar

* Bu yazının orijinali “Edward Said, an American and an Arab, writes on the eve of the Iraqi-Soviet peace talks” (Amerikalı-Arap Edward Said’in Irak-Sovyet Barış Görüşmelerinin Arifesinde Yazdıkları) başlığıyla London Review of Books (vol.13, no.5 march 1991) adlı dergide İngilizce yayınlanmıştır. Yazının ulaşılabileceği link: https://www.lrb.co.uk/the-paper/v13/n05/edward-said/edward-said-an-american-and-an-arab-writes-on-the-eve-of-the-iraqi-soviet-peace-talks

[1] Camel- jockey (Deve jokeyi), Ortadoğulu, Arap bir kişiyi küçümsemek amaçlı kullanılan bir sözdür (Çevirenin notu)

[2] Boks kurallarına verilen isim (Çev. notu)

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin