Amedspor’un Kimlik, Hafıza ve Direniş Sosyolojisi: Saha, Sınır ve Sinir
Özcan Kırbıyık

ekran_resmi_2025-09-12_23.24.56 Antik Yunan’da spor, yalnızca bedensel bir etkinlik olmanın ötesinde, toplumsal, dini ve kültürel bir işlev de taşıyordu. Olimpiyat oyunları gibi organizasyonlar, şehir devletleri arasında rekabeti ve prestiji artırırken, katılımcıların ve izleyicilerin toplumsal kimliklerini pekiştiren ritüeller olarak da görülüyordu. Futbolun modern formuna doğrudan benzese de, “episkyros” ve “harpastum” gibi top oyunları, Antik Yunan toplumunda kolektif dayanışmayı, stratejik düşünceyi ve grup içi hiyerarşileri güçlendiren sosyal pratikler olarak işlev görüyordu. Bu oyunlar, gençlerin eğitiminde ve askerî hazırlıkta bir araç olarak kullanılırken, aynı zamanda toplum içinde aidiyet ve rekabet duygusunun oluşmasına katkı sağlıyordu. Böylece, Antik Yunan’da spor ve top oyunları, sadece fiziksel becerilerin geliştirilmesine değil, toplumsal yapı ve kolektif kimliklerin inşasına da hizmet eden kültürel bir alan olarak karşımıza da çıkmaktadır.

Buradan konuya yaklaşınca, modern dünyada futbolun, salt bir sportif faaliyet olmanın ötesinde, ezilen kimliklerin, politik aidiyetlerin ve sınıfsal mücadelelerin yansıdığı toplumsal bir ‘arenayı’ da temsil eden örneklerle dolu olması tesadüf değildir. Özellikle siyasetin baskı altında olduğu ve riskli bir alan hâline geldiği toplumlarda ve durumlarda, futbol, kitlelerin toplu itirazlarını ifade edebildiği ortak bir direniş mekânı işlevi görmektedir. Örneğin İskoçya’da Celtic FC, tarih boyunca Katolik işçi sınıfının kimliğini ve sosyal taleplerini temsil eden bir kulüp olarak öne çıkmış, tribünlerdeki taraftar hareketleri toplumsal aidiyetin ve politik farkındalığın bir göstergesi hâline gelmiştir. Benzer biçimde, İspanya’da FC Barcelona’nın “Més que un club” (Kulüpten fazlası) sloganı, Katalan kimliğinin ve özerklik taleplerinin sembolü olarak futbol sahasına taşınmıştır. Türkiye’de ise son yıllarda Amedspor, Kürt kimliğinin görünürlüğünü sağlayan ve toplumsal adalet talebinin ifade bulduğu bir alan olarak işlev görmektedir. Bu örnekler, futbolun yalnızca bir oyun alanı değil, aynı zamanda politik ve toplumsal kimliklerin görünür hâle geldiği ve toplumsal hareketlerin sembolik olarak ifade bulduğu bir mecra olduğunu açıkça göstermektedir.

Bu bağlamda Amedspor, Kürt kimliğinin görünürlüğü, politik taleplerin ifadesi ve toplumsal aidiyetin yeniden üretiminde aktüel olarak, önemli bir rol oynamaktadır. Futbolun politikleşmesinin, toplumsal hareketlerle olan ilişkisi ve kimlik mücadelesindeki rolü dünyanın pek çok ülkesinde örnekleri mevcuttur. Bu kuramsal bağlamda, Amedspor’un Kürt kimliği ve toplumsal adalet mücadelesiyle kurduğu güçlü ilişki, modern dönemde devlet-dışı bırakılmış kimliklerin yeniden inşasında temel bir parametre işlevi gördüğünün anlamlı bir örneğidir. Konuya buradan bakınca, güncel manada toplumsal alanda olup bitenler, Amedspor’un yalnızca bir futbol kulübü olmadığını, aynı zamanda politik ve toplumsal bir kimliğin yansımasıolduğunu da göstermektedir.

Endüstriyel Futbol ve Amedspor’un İstisnalığı

Endüstriyel futbol, oyunu yalnızca bir spor olmaktan çıkararak küresel sermaye akışlarının, medya endüstrilerinin ve tüketim kültürünün parçası haline getirir. Bu ekonomik yapı, futbolu taraftarların aidiyetlerinden ve toplumsal köklerinden kopararak onu ticarileştirilmiş bir “gösteri”ye dönüştürür. Futbol kulüplerinin değerleri marka imajları, sponsorluk anlaşmaları ve uluslararası pazar payları üzerinden ölçülürken, sahadaki mücadele ikinci planda kalmaktadır. Amedspor, tam da buradan itibaren bir istisnayı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkıyor. Yani Amedspor, bu endüstriyel mantığın dışında konumlanarak alternatif bir futbol pratiği sunarak ayakta durmaya çalışıyor. Kulübün varlığı, kapitalist futbola eklemlenme arayışından çok, Kürt kimliğinin politik, kültürel, sınıraşırı ve toplumsal görünürlüğünün savunulmasıyla ilgilidir. Bu nedenle Amedspor’un varlığı, genel olarak endüstriyel futbola karşıdır. Bu durum, Amedspor’u sadece bir kulüp değil, aynı zamanda endüstriyel futbol çağında yerel kimliğin, politik mücadelenin ve toplumsal dayanışmanın sembolü haline getirir. Diğer bir yandan Amedspor, Kürt kimliğinin bastırıldığı, sınır ötesi “öteki” olarak konumlandırıldığı bir düzlemde, bu kimliği sahada daha görünür kılıyor. Diğer yandan ise Amedspor’un başarısı, dayanıklılığı ve seyircisinin coşkulu sahiplenişi, devlet aygıtının inşa ettiği ulusal sınırların mutlak olmadığını, spor aracılığıyla aşılabileceğini ortaya koyuyor. Örneğin, Diyarbakır’daki bir futbol maçında yükselen tezahüratlar, hem Kürt kimliğine sahip çıkan bir dinamikleri hem de dünyanın dört bir yanında Amedspor’u destekleyen farklı kesimlerin ortaklaşmasını ifade eder.Böylece Amedspor, Kürt sosyolojisindeki ayrışmaları aşarak, mekânsal, etnik ve ulusal sınırların anlamsızlaştığı bir dayanışma ağını mümkün kılmaktadır. Kısacası, Amedspor’un mücadelesi, devletlerin çizdiği coğrafik ve kimliksel sınırların ötesine taşan; Kürt kimliği üzerinden küresel adalet, eşitlik ve hak talepleriyle birleşen bir “sınır-aşan” politik direniş pratiği haline gelmektedir.

Kürt toplumsal belleğinde “Beyaz Toros” ve “Yeşil” (Mahmut Yıldırım) figürleri, yalnızca birer devlet şiddeti sembolü değil, aynı zamanda kolektif hafızanın travmatik kodlarını da imler. Bu iki ırkçı meta, Amedspor’un gittiği kimi deplasmanlarda maruz kaldığı ırkçı semboller olarak görünür olmaktadır. Bu girişim esas olarak, Kürtlere zulmedilen zamanların ve işkencecilerin tribünlerden ‘hayırla’ yad edildiğinin bir gösterisidir. Ama aynı zamanda Kürt kimliğine yönelik baskıcı ve bastırıcı politikaların devamını arzu eden ‘vahşet çağrısı’ niteliğindedir. Tam da buradan itibaren, yeşil sahalarda ve tribünlerdeki Kürt kimliği ve ezilenlerin yanyanalığı başlıyor. Cumhuriyet tarihinden günümüze kadar egemen olan iktidarın Kürtlerin toplumsal hafızasına yönelik sürekli özel bir mesaisi olmuştur. Semboller ve katliam tarihleri, toplumsal mühendislik çalışmalarına sürekli konu olmuştur: Amaç ise açıktır; Kürtlerde yenilgi duygusunu canlı tutmak.

Taraftar grupları, stadyum tribünlerini yalnızca futbolun seyredildiği bir alan olmaktan çıkarıp, politik hafızanın yeniden üretildiği ve direnişin görünür kılındığı bir mekâna dönüştürmektedir. Tribünlerde açılan pankartlar, atılan sloganlar ya da giyilen formalar, sadece bir takım sevgisini değil; Kürt kimliğinin inkârına, asimilasyona ve şiddete karşı kolektif bir karşı duruşu da temsil etmektedir. Dolayısıyla Amedspor ve etki ettiği sosyolojik taban, futbol üzerinden hafıza mekânlarının yeniden inşasına aracılık eden bir aktör hâline gelmektedir.

Tribünler…

Amedspor, Kürt kimliğinin kamusal alanda görünür kılındığı, kolektif aidiyetin yeniden üretildiği ve paylaşıldığı bir toplumsal mekân işlevi görmektedir. Taraftarların pratikleri, tribün kültüründen tezahüratlara ve simgesel ifadelere kadar uzanan geniş bir yelpazede, futbolun yalnızca bir oyun olmanın ötesine geçtiğini göstermektedir. Bu bağlamda futbol, Amedspor örneğinde siyasal ve kültürel kimlik mücadelesinin bir parçasına dönüşmekte; taraftar deneyimleri ise toplumsal direnişin sahadaki yansıması olarak şekillenmektedir. Karşı hafıza, yani devletin sembolik şiddeti ve korku imgeleri üzerinden şekillenen toplumsal bellek, bu direnişin temel unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Beyaz Toros ve Yeşil imgesi gibi Kürt toplumu üzerinde travmatik etkiler bırakmış simgeler, Amedspor tribünlerinde yeni bir direniş biçimine dönüşmektedir. Futbol sahası, siyaset kurumunun dışına taşarak, politik olmayan gençlerin de etkilenmesini sağlayan bir sosyalizasyon alanına dönüşmüş; taraftar pratiği, toplumsal hafızayı yeniden üreten ve Amedspor topluluğunu daha da kemikleştiren bir etki yaratmaktadır. Örneğin, tribünlerde Kürt kimliğini ifade eden renk ve sembollerin kullanımı, sadece futbolla sınırlı kalmayıp sosyal medyada ve yerel kültürel etkinliklerde de görünür hâle gelmekte, böylece kolektif hafızanın yeniden üretilmesine katkı sağlamaktadır.

Bununla birlikte, dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtlerin Amedspor etrafında aynı duygulanımla birleşmesi, kulübün ulusal ve kültürel sınırların ötesine taşan bir aidiyet duygusu ürettiğini göstermektedir. Almanya, Fransa, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerde yaşayan Kürt diasporası, Amedspor’un kritik maçlarında bir araya gelmekte, sosyal medya üzerinden dayanışma mesajları paylaşmakta ve Diyarbakır tribünlerindeki sloganları kendi mekânlarında yeniden üretmektedir. Bu ortak duygulanım, Kürt diasporasının coğrafi dağınıklığını aşarak Amedspor üzerinden yeniden birleşmesine imkân tanımaktadır.

Diaspora ve Amedspor

Bu noktada Benedict Anderson’un ‘hayali cemaat kavramı açıklayıcıdır: Anderson’a göre uluslar, ortak semboller, ritüeller ve anlatılar etrafında kurulan; üyelerinin birbirini fiilen tanımadığı hâlde aynı topluluğun parçası olduklarını hissettikleri cemaatlerdir. Amedspor, hem Diyarbakır’daki tribünlerde hem de diaspora kentlerinde yaşayan Kürtler için bu tür bir hayali cemaatin somutlaşmış hâlidir.

Öte yandan Arjun Appadurai’nin küresel akışlar ve diaspora kimliği üzerine ortaya koyduğu yaklaşım da bu olguyu anlamada tamamlayıcıdır. Appadurai’ye göre modern dünyada kimlikler, yalnızca ulusal sınırlar içinde değil; insanların hareketliliği (ethnoscapes), medya üzerinden kurulan sembolik bağlar (mediascapes) ve küresel kültürel dolaşımlar aracılığıyla yeniden şekillenmektedir. Amedspor’un maçlarının sosyal medyada yarattığı etkileşim, diaspora kentlerinde organize edilen dayanışma etkinlikleri ya da Avrupa tribünlerindeki pankartlar, bu akışların tipik örnekleridir. Bu pratikler sayesinde Amedspor, Kürt diasporasının farklı coğrafyalarda da kendi kimliğini kolektif bir biçimde yeniden üretmesine aracılık etmektedir.

Dolayısıyla Amedspor, yalnızca yerel bir futbol kulübü değil; hem Anderson’un tarif ettiği hayali cemaatin hem de Appadurai’nin işaret ettiği diasporik akışların somut kesişim noktasıdır. Bu yönüyle Amedspor, Kürt ulus bilincinde sınırları anlamsız kılan, kolektif hafıza ve direnişi küresel ölçekte yeniden kuran güçlü bir simgesel odak olarak öne çıkmaktadır.

Kalecinin Yalnızlığı Yerini Taraftarın Kolektivitesine Bırakıyor

Amedspor, yalnızca bir spor kulübü olarak değil, aynı zamanda kolektif biçimde dışlanmak ve tekinsizleştirilmek istenen bir toplumsal yapının simgesel mekânı olarak konumlandırılmaktadır. Türkiye’nin merkezî siyasal tahayyülünde Kürt kimliği sıklıkla “ulusal bütünlüğü tehdit eden” bir unsur şeklinde kodlanırken, Amedspor da bu tahayyül çerçevesinde sembolik bir mücadele alanına dönüşmektedir. Kulüp, taraftarları ve temsil ettiği toplumsal kimlik, ortak bir “millî endişe” etrafında birleşmektedir. Tribünlerde yankılanan “Kî ne em?” (Biz kimiz?) sorusu ise bu kimliksel sorgulamanın en doğrudan ve çarpıcı ifadesi olarak öne çıkmaktadır.

Handke’nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi isimli romanındaki kaleci karakteri, penaltı anında hem tek başına hem de herkesin gözü önünde olan bir figürdür. Yalnızdır, ama tüm dünyaya meydan okuyacak kadar da çoktur. Tıpkı, çoğu zaman ırkçı baskıların gölgesinde oynamak zorunda bırakılan ama aynı zamanda tüm toplumun dikkatini üzerinde toplamayı başaran Amedspor gibi. Handke’nin kalecisinin penaltı anındaki “bekleyiş ve gerilim”i, Amedspor’un her maçında taşıdığı politik ve toplumsal yükün metaforu gibi belirir. Kalecinin o bekleyişi, toplumsal ve kimliksel bir meydan okuyuştur artık.

Romanın kahramanı Bloch, topluma yabancılaşmış, iletişim kuramayan ve aidiyet hissedemeyen biridir. Bunun aksine Amedspor, Türkiye futbolunda sıklıkla “öteki” olarak konumlandırılmış, dışlanmış, hakem kararlarıyla ya da karşı tribünlerin ırkçı ve nefret söylemleri ve pankartlarıyla baskı altındadır. Tıpkı kaleci Bloch gibi, Amedspor’un dili de çoğu zaman merkezi futbol otoriteleri tarafından duyulmaz, ya da en iyi ihtimalle bastırılmak istenir.

Handke’nin romanında “penaltı” bir ölüm-kalım anıdır; kaleci için ya kahramanlık ya da yenilgiyle sonuçlanacak bir gerilim anıdır. Amedspor için de futbol sadece futbol değildir: Her maç, kimliğin, kültürel aidiyetin ve politik varoluşun bir sınavıdır. Bu durum, Amedspor taraftarlarının tribünlerdeki varlığını da penaltı anındaki kalecinin endişesiyle eşdeğer kılar: Toplumsal hafıza, kimlik ve direniş sürekli kendini yeniden üreten toplumsal bir mekâna dönüşmeye başlar. Buradan itibaren artık, direnmektir ona can veren!

Penaltı anında kaleci, hem tüm gözlerin üzerinde olduğu hem de en savunmasız hâlini yaşadığı bir eşikte durur. Oysa Amedspor, yalnız bırakılmış bir kaleci değil; adeta “kolektif bir kaleci”dir. Bu kaleci, sadece bir oyuncunun kaderini değil, bir topluluğun bütün umut, korku ve kaygılarını aynı anda taşıyan, sınırları ve sinirleri zorlayan kolektif bir aktörü simgeler. Amedspor’un sahadaki varlığı, yalnız bir sporcunun reflekslerine değil; yüz binlerce insanın hafızasına, acısına ve direnişine dayanmaktadır. Her maç, bir penaltı anı gibidir; ya kaybolma ya da görünür olma haletiruhiyesi içinde geçer.

Tribünlerdeki taraftar kitlesi ise bu kolektif kalecinin arkasında saf tutar; marşlarıyla, pankartlarıyla ve tezahüratlarıyla yalnızlık duygusunu bertaraf ederek onu kolektif bir dayanışma ağına dönüştürür.

Böylece Amedspor, futbolun sınırlarını aşarak Kürt kimliğinin sahada cisimleştiği bir özne hâline gelir. Yalnız kalecinin endişesi yerini, ortak bir kader duygusunun yarattığı kolektif heyecana bırakır. Bu kolektivite, sadece sporun değil; dünyanın dört yanındaki Kürtlerin kimliğin, aidiyetin ve direnişin sahadaki sembolü haline gelir.

Dakika 21 ya da “Kî ne em?”

Handke’nin romanında kaleci penaltı anında “endişe”yi simgelerken, Amedspor sahaya her çıktığında benzer bir endişe ve aynı zamanda direnç hâli ile çıkar. Amedspor maçları kolektif kimliğin ve politik aidiyetin bir arenasıdır artık. Kaygı, yerini sportif faaliyetlerle yeni bir form kazanmış hâline bırakır. Böylece romanın varoluşsal temaları, Amedspor’un sosyo-politik bağlamıyla birleştiğinde, futbolun yalnızca bir oyun değil; aynı zamanda kimliğin, hafızanın ve direnişin sahnesine dönüşür.

Türkiye’de futbol, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ulus-devlet ideolojisinin taşıyıcı araçlarından biri olarak görülmüştür. Spor, özellikle de futbol, “Türk kimliği”nin güçlendirilmesi, beden terbiyesi yoluyla disiplinli vatandaşların yetiştirilmesi ve gençliğin devlet ideolojisi etrafında örgütlenmesi amacıyla işlevselleştirilmiştir. Bu bağlamda Kürt bölgelerinde futbol, devlet tarafından çoğunlukla gençleri politik faaliyetlerden uzaklaştıracak bir eğlence aracı olarak desteklenmiştir. Ancak bu destek, yerel kulüplerin sıkı devlet kontrolü altında kalmasını da beraberinde getirmiştir. Yerel yönetimler ve valilikler, kulüplerin finansmanında doğrudan belirleyici olmuş; çoğu zaman kulüp başkanları ve yöneticiler askerî ve sivil bürokrasi içinden atanmıştır. Bu durum, Kürt bölgelerindeki futbol kulüplerini organik bir toplumsal tabana sahip olmaktan çok, devletin uzantısı hâline getirmiştir. Bunun tam aksi bir noktada yer alan Amedspor’un Kürt kimliğine doğrudan temas eden yönü, dünyanın dört bir yanındaki Kürtlerle organik bir bağ kurma fırsatını doğurdu.

Rakip takımların çoğu, Amedspor’la oynadıkları maçları ‘millî bir mücadele’ olarak görmektedir. Amedspor’un deplasmanlarda karşılaştığı durumların en çarpıcı örneklerinden biri ise statlardaki dev ekranlarda askeri operasyon görüntülerinin gösterilmesidir.Bu durum, Amedspor’un Türk milliyetçiliği açısından bir “anti-özne” şeklinde konumlandırılmasına yol açarken, aynı zamanda Kürt ulusal duygularında güçlü bir kolektif etkileşimi tetiklemektedir.Bu yönüyle Amedspor, Kûrdevarî toplumsal bilinci de besleyen bir aktör haline geldi. Ulusal ve yerel futbol takımları her maçta millî marş, bayrak ve benzeri imgelerle hafızalara kazınırken, Amedspor duruşuyla bu ezberi yıkmakta; bir yandan devletin tekelinin dışına çıkarak futbola farklı bir politik yön kazandırmakta, diğer yandan tribünlerde egemen arzuların tezahüratı yerine madunların sesi yükselmekte ve toplumsal direnişin sahadaki yansımasını görünür kılmaktadır.

Buradan bakınca; futbolun politikleşmesi bağlamında Amedspor’un deneyimi, Celtic örneğiyle karşılaştırıldığında daha görünür hâle gelmektedir.Celtic, 1887’de İskoçya’nın Glasgow kentinde, İrlandalı Katolik yoksul göçmenler tarafından kurulmuş; Katolik kimliği ve İrlanda bağımsızlık mücadelesiyle özdeşleşmiş bir futbol kulübüdür. Taraftar kültürü İrlandalı sembollerle (yeşil-beyaz renkler, İrlanda bayrakları, Bobby Sands pankartları) iç içe geçmiştir. Benzer şekilde Amedspor da Türkiye’de, Kürt kimliğinin sportif alandaki en görünür aktörlerinin başında geliyor. Celtic, Britanya devletinin ve Protestan-İskoç kimliğinin temsilcisi Rangers karşısında “öteki” olarak damgalanmıştır. Amedspor ise Türkiye futbol sisteminde Türk milliyetçiliğinin hegemonyası karşısında “anti-özne” olarak kodlanmıştır. Celtic taraftarları İrlanda marşları söyler, politik pankartlar taşır. Amedspor taraftarları ise Dakika 21 ritüeli, “Kî ne em?” sloganları ve Kürtçe tezahüratlarla kimliğini sahaya taşır. Celtic taraftarlarının siyasi sloganları uzun süre cezalara konu olmuştur. Amedspor ise federasyon yaptırımları, deplasman yasakları ve medyanın kriminalize edici diliyle baskı altındadır. Celtic tribünlerinde feminist ve anti-ırkçı hareketler yer alırken, Amedspor’da kadın taraftarların aktif varlığı kesişimsel bir direniş pratiği örmektedir. Öte yandan, Amedspor tribünlerinde kadınların aktif bir şekilde yer alması, futbolun tarihsel olarak eril kodlarla örülü yapısına meydan okuyan önemli bir kırılma noktasıdır. Kadın taraftarların tezahüratlarda öncü olması, bayrak sallaması ya da tribün organizasyonlarında söz sahibi olması, futbolun sadece erkek egemen doğasına karşı bir itiraz değil, aynı zamanda Kürt siyasal hayatında kadınların özneleşmesinin güçlü bir yansımasıdır. Bu durum, Kürt siyasal hareketinde kadınların siyasetten gündelik yaşama uzanan mücadelesiyle paralel bir biçimde okunabilir. Tribünlerdeki kadın varlığı, bir yandan toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden tanımlanmasına imkân tanırken, öte yandan “kadın sadece seyirci değil, direnişin ve kimliğin taşıyıcısıdır” mesajını da görünür kılmaktadır. Böylece Amedspor, sadece bir ulusal kimlik mücadelesinin değil, tıpkı Celtic FC gibi, aynı zamanda toplumsal cinsiyet mücadelesinin de bir sahnesi hâline gelmektedir.

Sonuç niyetine

Siyasal ve toplumsal arızaların vuku bulduğu zamanlarda, siyasi aktörlerin dolduramadığı boşluklar çoğu zaman farklı kamusal alanlarda, özellikle de gündelik hayatın en görünür arenası olan futbolda dile gelir. Futbol, yalnızca bir oyun ya da eğlence alanı değildir; kimliklerin, aidiyetlerin, öfke ve beklentilerin kolektif bir şekilde ifadesine dönüştüğü bir sahadır. Amedspor tam da bu noktada önemli bir örnek teşkil etmektedir.Siyasal alanın daraldığı dönemlerde Amedspor gibi kurumlar, bastırılan politik taleplerin görünür bir ifadesine dönüşmektedir. Buna karşılık, siyasal alanın işlevsel olduğu ve toplumsal taleplerin serbestçe dile getirilebildiği koşullarda Amedspor’un bu denli yoğun politik anlamlar taşıması söz konusu olmayacaktır. Bu bağlamda Amedspor, futbolun ‘tarafsız’ bir oyun olmadığını; aksine, siyasal ve toplumsal çatlakların tam merkezinde varlık bulan bir pratik olduğunu ortaya koyar.

Kulüp ve taraftarları, maruz kaldıkları deplasman yasakları, ırkçı söylemlerkarşısında yalnızca sportif mücadele vermekle kalmaz, aynı zamanda kimliklerinin kamusal alanda tanınması için de mücadele eder. Dolayısıyla Amedspor, siyasi aktörlerin söylemsel ya da kurumsal düzlemde eksik bıraktığı boşlukları ve itirazları, futbol üzerinden görünür hale gelmesini sağlamaktadır. Amedspor deneyimi futbolun yalnızca sportif bir faaliyet olmadığını; kimliğin, hafızanın ve direnişin somutlaştığı bir toplumsal mekân olduğunu göstermektedir. Endüstriyel futbolun ticarileşmiş yapısına karşı Amedspor, Kürt kimliğinin görünürlüğünü, kolektif aidiyetin yeniden üretimini ve toplumsal dayanışmayı sahada cisimleştiren bir özneye dönüşmektedir. Tribünlerde yükselen “Kî ne em?” sorusu, yalnızca bir taraftar sloganı değil; ulusal, kültürel ve toplumsal kimliklerin yeniden inşa edildiği bir çağrıdır. Diyarbakır’dan Avrupa’daki diaspora kentlerine uzanan bu kolektif hat, Amedspor’u hem yerel hem de küresel ölçekte bir direniş ve kimlik sembolü haline getirmektedir. Böylece Amedspor, kalecinin yalnızlığını taraftarın kolektivitesine dönüştürerek, saha sınırlarını aşan ve toplumsal bellekte derin izler bırakan bir mücadele pratiği ortaya koymaktadır.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin