
Giriş
Türkiye Cumhuriyeti döneminde bir çok Kürt isyanı olmuştur. Hemen hemen bütün isyanlara ilişkin farklı bakış açıları ve değerlendirmeler bilinmektedir. Bir yandan resmi bakış açısı ile yazılanlar ve anlatılanlar var iken diğer bir yandan yerelde isyanla ilgili anlatılar, değerlendirmeler de farklıdır. Bu durum ise yaşananlar ile ilgili resmi olmayan bakış açısını ortaya koymaktadır.
Resmi düşünceler doğal olarak okullarda tarih derslerinde anlatılmış, aynı şekilde bu konu basın ve yazın alanında da bu bakış açısı her tarafta işlenmiştir. Buna göre, Ağrı İsyanındaki devlet pratikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bu başkaldırıya karşı kuruluş döneminde devlet otoritesinin sağlanması içindir. Yasa ve kanunları hakim kılmak gerekçesi ile sert tedbirler zorunlu olarak uygulanmıştır. Ayrıca ve en önemli nedenlerden birisi de diş güçlerin kışkırtmalarıdır. Özellikle Ağrı İsyanı üzerinde yaptığım okumalar, çocukluğumda aile büyüklerinden dinlediğm anılar, anlatılar bana trajik hikayeler gibi gelirdi. Daha sonraları eğitim hayatında ilerledikçe onların unutamadıkları anıları ve yaşadıklarının aslında bir toplumsal travma olduğunu anladım.
Genelkumay Belgelerinde Kürt İsyanları kitabında isyanlar ayrıntılı bir şekilde bu resmi bakış açısı ile açıklanmıştır. Yine o dönemde kuzey Ağrı olarak adlandırılan Iğdır-Kars bölgesinde görev yapan ve anıları gazetelerde yayınlanan Yüzbaşı Zühtü Güven de devletin pratiklerini bu bakış açısı ile savunmaktadır.
Öte yandan, yerelde olan ve yaşananların birinci ve ikinci kuşak tanıkların anıları, üçüncü kuşağa yazılı ve sözlü biçimlerde aktarılmıştır. Bu anılarda ise resmi olmayan bakış açısı görülmektedir. Örneğin eşkiya olarak tanımlanan biri halk nezdinde kahraman olarak görülmektedir. Bu dengbejlerin klamlarında söz konusu şahıslara yapılan övgüler de bu durumu göstermektedir. Dengbêjler bu şahıslar için ağıtlar yakmış, hatta onların ölümüne sebep olmuş kişilere intizar etmektedirler.
Benzer şekilde Kürtçe ve Türkçe yazılmış Yılmaz Çamlıbel’in Bro, Şeyh Zahır’ın hayatının anlatıldığı Eliyê Evdilrehman’ın Şer Li Ser Çiya ve Mustafa Balbal’ın Ararattaki Esir Generalden Kan Çiçekleri adlı romanlarda, isyan duygusal olarak işlenmiştir. İsyan aynı şekilde İhsan Nuri Paşa’nın eşi Yaşar hanımın anılarında anlatılmaktadır. Taşburun karakolunda yakalanarak götürülenlerin kafalarının kesildiğine dair anlatılarlar da halk arasında korkuya ve dehşed saçılmasına neden olmuştur.
İsyan bölgesinde olan herkesin yaşadığı bu travmanın toplumsal hafızada yıllarca canlı kalmasına rağmen, sonraki kuşaklara anlatılmaması aslında bir yanıyla, yaşananlar üzerine bir otokontrol uygulamasıdır. Anıları dinledikten yıllar sonra yaptığım okumalar sonraki kuşakların bu hikayeleri anlamlandırabilmeleri için, günahı ve sevabıyla neden ve hangi koşullarda isyan ettiklerinin hikayelerini yazmak; özel ve yerel anlamda not düşmek ve bu konuya bir kez daha dikkat çekmek istedim.
Bu çalışmada, özellikle kuzey Ağrı bölgesi olanlar ilgi alanımdaydı. Bu konuda resmi kaynaklar yanında, görev yeri Iğdır olan Yüzbaşı Zühtü Güven’nin anıları, İhsan Nuri Paşanın isyan üzerine yazdıkları, Ağrı İsyanı üzerine yayımlanmış kitap ve romanlar ile aileden yaşlı kişilerin anlatılarıdan yararlandım. Ağrı isyanlarını incelediğimizde; genel olarak beyler, ağalar, şeyhler, aşiretlerin katıldığı bir başkaldırı olarak da adlandırıldığını görmekteyiz. Yukarıda bahsedilen şahsiyetler dışında oluşan desteler / fedai grupları isyanın yayılmasında önemli rol oynamış ve isyanın gidişatını etkilemişlerdir. İsyanın en ağır bedelini aileleri ile beraber bu desteler ödemişlerdir. Diğer bir deyişle, bazı kitaplarda deste, bazılarında fedai grupları, resmi belgelerde de çeteler olarak adlandırılan isyancılar başkaldırının en önemli ayağını oluşturmaktadır.
Ağrı isyanı denince, ilk olarak Zilan olayları da akla gelmektedir. Çünkü isyanı bastırma girişimi en şiddetli şekilde Zilan’da gerçekleşmiştir. Oysa Zilan olaylarından yaklaşık bir buçuk, iki ay sonra bu bastırma her tarafta olduğu gibi Ağrı Dağı’nın kuzey kısmında (Iğdır-Kars bölgesi) da ağır bir biçimde gerçekleşmiştir. Ağrı İsyanında kuzeyde Taşburun baskını ve sonra yaşananlar da çok ağırdı. Aynı şekilde köy boşaltmaları, işkenceler, cezaevleri ve Teraş bölgesinin boşaltılıp yasak bölge ilan edilmesi, bu bölgeye geri dönmelerin 15-20 yıl sonra gerçekleşmesi ve bu geri dönmelere takiben tıpkı doksanlardaki gibi dönenlerin hak aramaları, arazi kavgaları ve buna bağlı olarak gelışen kan davaları yaşanmıştır. Bu konuda şimdiye kadar yapılmış çalışmalarda yer verilmemiş olan tüm bu olaylar, ayrı bir araştırma konusu olacak kadar da önemlidir.
Teraş bölgesinin tıpkı Zilan’da olduğu gibi yasak bölge ilan edilmesi sonucu, isyana katılanlar ve yakınları iç kısımlara göç etmek zorunda kalmış ve gittikleri yerde kendilerini ‘muhacır’ olarak tanıtmışlar. İnsanlar, etkisi uzun yıllar boyunca süren, bu yerinden edinme travmasını tekrar tekrar yaşamışlardır.
Yaptığım okumalardan isyanın geniş bir coğrafik alana yayıldığı ve isyana karşı hem askeri hem siyasi ve hem de sosyal açıdan geniş çaplı önlemlerin de alındığı anlaşılmaktadır.
Dört bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde resmi ve resmi olmayan diğer kaynaklarda ele alınan isyanın başlama nedeni ele alınmıştır. İkinci bölümde isyana katılımın nasıl ve neden olduğu incelenmiştir. Üçüncü bölümde isyancı gruplar, desteler ve son olarak kuzey Ağrı bölgesinde, özellikle İğdır’da etkili olan Gelturi aşireti reisi Emerê Besê üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümde ise Emerê Besê’nın büyük oğlu Hacı Maksut ve akrabalarının anlatıları ile o dönemin tarihi ele alınmıştır. Bu çerçevede Zilan’dan sonra Ağrı’nın kuzeyinde olanları Celali aşiretleri konfederasyonunun bir kolu olan Gelturi aşiretinin isyandaki durumu ve aşiret lideri Emerê Besê ailesinin yerinden edilmesini, Hacı Maksut ve akrabaları ile yaptığım mülakatlar ışığında ele aldım.
Yazılı Kaynaklarda Ağrı İsyanının Başlangıcı
İsyan coğrafik olarak Ağrı dağında yürütüldüğü için bu adı almıştır. Şimdiki Ağrı ilinin İsyan yıllarında adı Karaköse’dir. O dönemlerde şimdiki Doğubeyazıt, Beyazıd adı ile vilayettir.
Yazılı kaynaklarda Ağrı İsyanı iki farklı bakış açısı ile anlatılmaktadır. Örneğin, Genel Kurmay Belgelerinde isyan yerine daha çok “ayaklanma” kavramı, isyanı bastırmak için “harekat” gibi bir kavram kullanılmıştır. Bu belgelerde, daha çok askeri bakış açısıyla konu ele alınmıştır. 1929 yılında Iğdır’da görev yapan Yüzbaşı Zühtü Güven’in anıları bu konuda çalışan hemen hemen herkes tarafından kullanılan, o dönemde kuzey Ağrı bölgesini anlatan önemli anılardır.
Buna karşın İsyanın askeri öncüsü İhsan Nuri Paşa’nın anıları, Rohat Alakom’un bu konudaki çalışmaları, Kemal Süphandağ’ın yazdıkları ve son olarak Sedat Ulugana’nın yeniden yazdığı, İhsan Nuri Paşanın Anıları ve Ağrı İsyanı Raporları adlı çalışması da geniş ve farklı bilgiler vermektedir.
Genel kurmay belgelerinde Ağrı İsyanı: “Ağrı Kürt Harekatı” olarak üç başlık altında ele alınmaktadır. Bunlar:
1.Ağrı Harekatı (16 Mayıs-17 Haziran 1926);
2.Ağrı Harekatı (13 Eylül- 20 Eylül 1927), onu takiben;
- Tendürek harekatı (14 Eylül-17 Eylül 1929) ile;
- Zeylan Ayaklanması (20 Haziran-Eylül başı 1930)
3.Ağrı Harekatı (7 Eylül-14 Eylül 1930) (Genelkurmay Belgeleri, 1992, 263 -267; 331-351; 407-417; 447-487; 495-525)
Adı geçen belgelerde “ayaklanma” olarak adlandırılan isyanın başlama sebebi şöyle açıklanıyor:
Mayıs 1926 başlarında Yusuf Taşo ve avenesinden müteşekkil eşkiya Beyazıt’ın Muson Bucağına bağlı Kalecikten bir miktar hayvan çalarak Ağrı dağına götürmüştü. Görünürde çapulculuk niteliğinde olan bu hareketin tedibine [yola getirme, uslandırma] 28. Alay memur edilmişti. 16 Mayıs 1926’da Beyazıt’dan hareket eden alay, ilkin asileri yanıltmak maksadı ile doğuya doğru ilerlemiş, Zorava ile Aşağı Demirkapı arasında bir gösteriş hareketi yaparak asileri bu bölgeye çekmişti. Aynı günün akşamı saat 08:00’den itibaren de uzun bir gece yürüyüşü ile Şıhlı üzerinden Hamzakent bölgesine gelmiş buradan, Ağrı Dağına çıkarak asilerin bulunduğu bölgeye hakim tepelere varmıştı.
Alay, 17 Mayıs 1926 saat 09.00’da karşısında bulunan asilere taarruza başlamış, fakat tam bu sırada yukarı Demirkapı bölgesinde bulunan asi kuvvet de yetişerek alayın taarruz ettiği gruba katılmıştı. Muharebenin devamı sırasında, alay sol yandan (Serdarbulak ve Gevgeve istikametinden) gelen İran’nın Sakanlı ve Kızılbaş aşiretlerinden mürekkep kuvvetli bir asi grubunun yan ve geriden açtığı ateşe maruz kalmıştı. Bu güç durum içinde altı saat süren çarpışmadan sonra alay saat 15:00’ten itibaren çekilmeye başlamış ve gece yarısına doğru perişan bir halde Beyazıt’a gelmişti (Genelkurmay Belgeleri I , 1992, 263).
Yukarıda anlatılana göre, basit bir hırsızlıkla olayların başlamıştır, hırsızları yola getirmek (tedip) için de 28. Alay görevlendirilmiştir. Sakan ve kızılbaş aşıretlerinin askere saldırması ile altı saatlik bir çatışma olmuş ve asker Beyazıt’a dönmüştür. Buna karşın isyanın lideri İhsan Nuri Paşa’ya göre ise olaylar şöyle başlamıştır:
1926 kışının sonlarıydı, Ağrının Şiflike köyünde yaşamakta olan Bro’nun karısı ve çocukları yeni uykudan kalkmışlar sürülerini otlamaya salmakla uğraşıyorlardı. Dilerseniz bundan sonrasını Bro’nun bana anlattıklarından aktarayım:
- Ben Beyazıd’daki evimde oturuyordum. Sabah kahvaltısını yapıyordum, küçük oğlum İlhami, Ağrı’dan gelmiş ve bana telaşla şöyle anlatıyordu:
- Şafakla beraber bir subay yirmi Türk süvarisi köye geldiler seni sordular. Hizmetkarlarımız senin atını alacaklarını düşünerek, ata atlayarak atı kaçırdı. Türk süvarilerinin bir kısmı onun peşine düştüler. Cebê Kumbetê’ye vardıklarından az sonra bir el silah sesi duyuldu. Annem onlara senin köyde olmadığını söyledi. (…)
Ben oğluma şöyle dedim:
- Acele köye dön ve süvarilere benim Kızıl Dız’e (Qizil Diz) gittiğimi söyleyin. Ben Kotıs (Qotis) yolundan geleceğim. Tüfeğimi ve mermilerle dere kenarına getir. (Paşa, 1992, 22).
Bu konuda İhsan Nuri Paşa şöyle devam etmektedir: “Bro’nun atının peşine düşen süvarilerin gittiği yönde tüfek sesleri geldi. Cebê Kumbete köyü yakınlarından gelen tüfek sesleri karşılıksız kalmamıştı. Köyde bulunan Keskoi aşiretinden birkaç firari askerlerin önünü kesip birini öldürüyor ve birini de yaralıyorlar”, (Paşa, 1992, 24). Bu olaydan sonra Bro Heske Telli (İbrahim Ağa) Ağrı Dağı’na çıkarak başkaldırır. “Bro’nun tüm kuvveti, iki yeğeni, üç oğlu ve birkaç amca çocukları, Hese Sori aşiretinden birkaç aile, Musa Bekir’in bir destesi ile Mıhoyê Bekir ve keskoilerden birkaç savaşçıdan ibaretti” (Paşa, 1992, 26).
Burada İhsan Nuri Paşa, isyan’ın başlangıcını İbrahim Ağa’nın kendsine verdiği bilgiler ışığında anlatmıştır. İbrahim Ağa, halk arasında Broyê Heskê Têlî veya Bro olarak bilinir. İbrahim Ağa Osmanlı-Rus savaşında Ruslara karşı savaşmış devlete bağlı biridir. Şeyh Said İsyanı sonrasında bölgede etkili olan aşiret liderleri, ağalar, beyler,hatta halk tarafından sevilen sayılan bazı devlet memurları vs. hakkında sürgün kararı çıkmış ve bu kararlar kendilerine tek tek iletilmektedir. Sürgün edilecekler arasında İbrahim Ağa da vardır ve aranmaktadır. Bir subay ve yirmi süvari ile Ağa’nın Ağrı yaylasındaki evine giderler ve yukarıda sözü edilen çatışma cıkar. Bu olaydan sonra Ibrahim Ağa ve yakın akrabaları Ağrı Dağı’nda başkaldırırlar.
Yukarıda anlatıldığı gibi isyan Bro Heske Telli’nin 1926 Mayıs ayında Ağrı dağında direnmesi ile başlar ve direnişin duyulmasına takiben, Hoybun Cemiyeti isyanın yönetimi için gönüllü olan İhsan Nuri’yı görevlendirir. Yüzbaşı İhsan Nuri Osmanlı ordusunda askerdir. Bitlisli bir Kürt olan İhsan Nuri Osmanlı-Rus savaşına katılmış ve Ağrı, Kars, Iğdır bölgesini de iyi bilmektedir. Bu arada sürgün kararına uyup batı illerindeki yeni yerlerine gidenler isyan olayını duyunca çeşitli şekillerde Ağrı’ya geri gelmişlerdir. Geniş bir alana yayılan isyan, resmi kaynaklara göre beş yıl sürmüştür.
Genel Kurmay Başkanlığı 14 Eylül 1930 taihli tebliğ ile, isyanın son bulduğunu ilan eder: “Ağrı tedip harekatı, eşkiyanın kesin yenilgisi ile son bulmuş ve hayli reis öldürülmüştür. Dağılan eşkiya artıkları ile kaçarken bıraktıkları eşya ve hayvanları ise mağaralarda ve sarp yerlerde gizlenmiş parekendeleri toplamak üzere tertip edilen müfrezeler tarama ile meşguldür. Harekat sona erdiğinden bundan sonra tebliğ verilmeyecektir.” (Genelkurmay Belgeleri, 1992, 541-542).
İsyana Katılım
Ağrı İsyanına katılımın neden ve nasıl olduğu İhsan Nuri Paşa anılarında detaylı olarak anlatılmaktadır. Söz konusu anılardan, sürgün edilenlerin gittikleri yerlerden kaçıp Ağrı’ya ulaştıkları anlaşılmaktadır. Sürgün edilenleri sıralarsak: başta İbrahim Ağa, Şeyh Abdulkadir, Moti aşiretinin lideri Eyüp Ağa’nın kardeşi, Seyid Resul Berzenci, Kör Hüseyin Paşa ve oğulları, Sıpki aşiret lideri Abdülmecit Bey’in oğlu Halis Bey ve halk tarafından sevilen ve sayılan devlet memuru olan Numan Efendidir. Numan Efedi, o zaman Beyazıtlı dostu olan Lordzade İbrahim Hakkı’nın kendisine gönderdiği sürgün affı bilgisini ve isyana katılmayı bırakma tavsiyesini anlattığı mektuba karşılık verdiği cevabı mektubu, kendisi ve ailesinin sürgün yollarında ve sürgün yerinde yaşadıklarını anlattığı ve Kürtlerin o zaman yaşadıklarının en etkileyici belgesidir. (Kalman, 1997, 62-65). Aşağıda anlatıldığı üzere, isyana katılanlar arasında Şeyh Zahir de vardır. Şeyh Zahir, Iğdır’ın Tuzluca ilçesinde tuz fabrikası müdürü iken görevden alınmıştır.
Diğer bir yandan Şeyh Said İsyanına katılanların bazıları da Ağrı’ya geldiği de anlatılmaktadır. Örneğin Şeyh Said İsyanına katılanlardan Hesenan aşiretine mensup Ferzende ve Seyidxan ile Yado ve Hasan Hişyar da Ağrı İsyanına katılıkları görülmektedirler. İsyana katılan şahsiyetler yanlız değildir: kardeşleri, akrabaları, aşiretleri bir araya geldiğinde isyancıların hem sayısı artmış hem de isyan geniş bir coğrafya ya yayılmıştır.
1927 yılında İhsan Nuri Paşa Ağrı’ya gelmiştir. Nihayet 1927 sonbaharında Türk askerleri Ağrı’nın kuzeyinden Kürt güçlerini dağıtmak için saldırıya geçmiş ve yenilerek geri çekilmiştir. (Paşa, 1992, 27). Bu geri çekilmeden hemen önce İhsan Nuri Paşa, halasının oğlu Sevdin Bey (Haydaranların eski reisi Merhum Fetullah Bey’in oğlu), dayılarından Tello Bey, yanlarında yirmi Haydaranlı ve birkaç Hesenanlı süvari ile birlikte Kürtlerin durumunu yerinde görmek amacı ile Haydaranlı ve Hesenanlıların bölgesine gitmiştir. Hınıs (Xınıs) yakınlarında olan İhsan Nuri Paşa, Türklerin Ağrı Dağı üzerine ordu gönderdiklerini duyunca, hemen geriye dönerek Ağrı’ya yetişmiştir. (Paşa, 1992, 29).
Türk ordusunda Kürt bir subay olan İhsan Nuri paşa, Beyazıd’da Türk-İran sınır kuvvetleri komutanıdır. Ağrı bölgesini iyi tanır, 1924 yılında Türk ordusundaki dört Kürt asıllı subayı (Rasim, Tevfik, Horşit (xorşid), Ali Rıza Bey) ile birlikte Irak sınırı yakınındaki Beytüşebab’ta isyan etmişlerdi. (Paşa, 1992, 29-30) İhsan Nuri Paşa’nın anılarına bakıldığında Kürdistan Özgürlük Komitesinin (K.O.K.) direktifi ile Beytüşebab isyanı olduğu anlaşılır. Ağrı’da bu savaş sürerken toplanan Kürdistan Ulusal Kongresi (Suriye’de) Xoybun (Hoybun=İstiklal) komitesi oluşturmuştu ve İhsan Nuri Paşa’yı da olağanüstü askeri komiser seçmiş ve savaşın yönetimini kendisine verilmişti. (Paşa, 1992, 30). Ihsan Nuri Paşa anılarından hareketle, isyana katılanları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
- 1926 yılında Tuzheye bölgesindeki Şemkan aşiretinin reisi Temire Şemki, kardeşi Serho (Serxo) ile birlikte gelip Ağrı’dakilere katıldı.
(…)
- Baharın ilk günleriydi. Şeyh Abdulkadir, Sakan aşiretinin reislerindendir. Ağrı’nın batısında yaşıyordu. Türk devleti, Kürt reislerini sürgüne gönderdiği dönemlerde, onu da yakalayıp, İzmir’e sürgün edilmişti. O da sürgün yerinden yeğeni ile birlikte kaçıp Ağrı’ya gelmişlerdi. Şeyhe bağlı ve onun gelmesini bekleyen Sakanların bir kısmı da gelip ona katıldılar,
- Daha önce seyh said isyanına katılmış Hesenanlı Ferzende Bey, Kardeşi Kazım Bey, amca çocuklarından biri bir grup Hesenanlı savaşçı ile Ağrı’ya gelir.
- Sıpki Aşiretinin reisi Abdülmecit Bey’in oğlu Halis Bey[1].
- Zerki aşiretinin reislerinden Tacettin Bey, Heyderanlı Ezoyê Ezizan, Fedai liderleri Ehmedê Heci Bro ve birkaç kardeşi Seyid Abdurahman Efendi ve amcasının oğlu Seyid Resul Berzenci de sürgün edildikleri İzmir’den ardı sıra Ağrı’ya gelirler.
- Eyüp Ağa’nın büyük kardeşinin sürgün edilmesinden sonra Qotilerden( moti veya boti) birkaç aile ile birlikte Korhan’a (Korxan) sığınır ama Türklerin saldırısına uğrar bu olaydan sonra Eyüp Ağa Ağrı kuvvetlerine bağlanır ve böylece güneyden sonra Kuzey Ağrı da Ağrı kuvvetlerinin hakimiyetine girer.
“Elo Beşo[2] destesi beş kişiden oluşuyor Erzurum önlerine kadar gidiyorlardı.
- Malazgirt Ömerilerinden Tello ve arkadaşı Çavreş, Hesenilerden bir grup savaşçı Muş’a kadar bir dizi eylem gerçekleştirmiş, Kürdistan’ın diğer bölgeleri ve Ağrı arasında irtibat sağlıyorlardı.
- Burnê Sor, Burnê Reş’e Türk askerleri yığınak yapğı sıralarda Gelturi aşiretinin reisi Emerê Besê, yine aynı bölgede Eloyê Bekir ve Kızılbaşoğı (Kızılbaşoxi) aşiretinin reisi Abdullah Halef (Abdullah Xelef). (…) Birkaç yıl önce kendi aşiretinden bir grupla İran’dan çıkıp Türkiye Kürtlerinin içine Ağrı’nın doğusuna yerleşmişti. (Abdullah Xelef) Ve Zilanlıların ileri gelenlerinden Enverê Mızrag gelerek Ağrı teşkilatı ile birleşti. (Paşa, 1992, 27, 31-32, 36, 59-60).
Yukarıda belirtilen şahsiyetler yanında Kor Hüseyin Paşa ve oğulları da isyana katılmıştır, olaylar söyle gelişir: Şeyh Said İsyanından sonra, Hüseyin Paşa etkili bir Kürt şahsiyet olduğundan, o da kış ortasında ailesi ve çocukları ile birlikte, zor şartlar altında ve binbir eziyetle, jandarma gözetiminde Kürdistan’dan batıya sürüldü. Hüseyin Paşa ve Hacı Musa Aydın’da sürgündeyken Kürt özgürlük hareketinin başladığını duyunca, Aydın’dan kaçarak Suriye’ye doğru yola çıkarlar. Burada Hoybun (Xoybun) komitesinin çalişmaları hakkında bilgi sahibi olunca, bir yazı ile komiteye bağlılıklarını bildirdiler. Bu durum İhsan Nuri’ye bildirilir ve bir yazı yazarak Kör Hüseyin Paşa ve beraberindekilerin Ağrı’ya gönderilmelerini istemiştir. Hacı Musa Bey Suriye’de hastalanarak vefat etmiş, Hüseyin Paşa’nın kendisi, oğlu Edo, bir yeğeni ve torunu ile birlikte Ağrı’ya doğru yola çıkmıştır. Birinci gruptaki beş kişiden biri mağarada Türk kuvvetlerine yakalanıp öldürülmüş, Hüseyin Paşa’nın cocuklarından Memo ve Nadir kurtularak Ağrı’ya ulaşmıştır.. (Paşa, 1992, 66-67).
Temirê Şemke’nin isyana katılmasında ise gidiş-gelişler olduğu da görülmektedir. İhsan Nuri Paşa anılarında bu şahsiyetten şöyle söz etmektedir: “Temirê Şemkê tekrar Ağrı’ya döndü. Bu defa kendisi ile birlikte yanına kardeşi Çerxo’dan başka, yiğitlik ve savaşçılık bakımından gerçekten birbirlerinin dengi iki kardeş olan Osê ve Feto da vardı. Ayrıca aşağıda anlatılacağı üzere şeyh Zahır Tuzluca Tuz işletmesi müdürlüğünü bırakıp Ağrı isyancılarına katılmıştır. Ayrıca değerli bir insan olan Şeyh Zahır da kardeşi ile birlikte Şeyh Abdulkadir’ın köyüne gelerek savaşçılara katılmıştı.” (Paşa, 1992, 72).
Kemal Süphandağ, Ağrı Kürt Direnişi ve Hamidiye Alayları adlı kitabında, Ağrı direnişçilerinden Şeyh Zahir ile Emerê Besê’yi birlikte anlatır.
Her iki şahsiyetle ilgili Süphandağ şunları aktarmaktadır:
Şeyh Zahir Iğdır’ın Karahanlı köyündendir. 1925’te Tuzluca’da tuz müdürüydü.
1925 Şeyh Said Ayaklanmasına sempati duyuyordu. Bu nedenle bazı devlet yanlılarının şikayeti ile görevinden alındı. Bunun üzerine Kardeşleri Yusuf, Abdurahman, Tahir, Habip, yengesi Hedê ve amcasının oğlu Abdulbari, Ömerê Besê, Saidê Mamê, Şemikan Aşiretinden Feto, Çalğa, Timur, Celil, Bıro Rındo, Dırbaz adlı ünlü direnişçilerle birlikte Ağrı Direnişine katılan bu grup, 1927 yılında ilk eylemlerini Tuzluca nahiyesine bağlı Söğütlü Köyü yakınlarındaki Şitepe mıntıkasında bulunan, Tuzluca, Iğdır ve Kağızmandan gelen askeri güçlere baskın gerçekleştirdiler. Bu baskında askerler Mameğan çeşmesine kadar geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu çatışmada Celil hayatını kaybetti ve Salih adlı direnişçi de yaralandı. Celil’in kafası askerlerce kesilip götürüldü. Kemal Yüzbaşı komutasındaki askerler bu baskından sonra, Şemikanlılara ait, Tuzluca’ya bağlı, Söğütlü, Güllüce ve Abbasköy halkından 28 kişiyi direnişçilere destek verdikleri gerekçesiyle Balıklıgöle götürüp orada kurşuna dizip cesetlerini Balıklı gölüne attılar. Bu olay direnişçilere katılımı hızlandırdı. (Süphandağ, 2012, 468-469)
Yukarıda belirttiğim üzere sürgün yerinden kaçıp Ağrı’ya gelenler, görevden alınan Şeyh Zahır, Numan Efendi gibi devlet çalışanları isyancılarla birlikte hareket eder. İhsan Nuri Paşa Ağrı isyanın yönetim görevlendirmesini, daha once Şeyh Sait İsyanına katılmış olanlardan ve halk arasında önemli ve etkili şahsiyetler arasından yapmıştır. Örneğin, Bro Heske Telli’yi, Ağrı valisi, jandarma komutanı olarak da, Temirê Şemkê’yi seçer. Halis Bey ve Ferzende Bey Tecil (sürgün) kanunun etkili olmasının engellenmesi için görevlendirilirler.Bunların görevi, devletin denetimindeki çeşitli bölgelerde yolları kapatmak, ulaşımı durdurmak, telefon ve telgraf hatlarını kesmekti. (Paşa Ağrı, 1992, 35). İhsan Nuri Paşa’nın ifadesi ile, “ilerleyen zamanlarda fedailerin görevi Xoybun teşkilatının oluşturulması, toplu ayaklanmanın örgütlendirilmesi, Kürdistanın içlerine kadar giderek, hem devlete darbeler indirmek ve hem de örgütlenme çalışmalarını yürütmekti. Bu fedai grupların sayısı çok azdı, çok uzak yerlere kadar gidiyorlardı. Bu uzak yerlerdeki eylemleri bölgedeki teşkiletlar üstleniyordu ve çok iyi iş başarıyorlardı.” (Paşa 1992, 55).
Bir Türk Subayının Bakış Açısına Göre İsyancılar
Yüzbaşı Zühtü Güven, anılarında Ağrı’daki isyancılardan bahsederken “eşkiya çeteleri” ifadesini kullanır. Mesela, kızılbaşoğlu aşiretinden bahsederken, bu aşiretin İran’dan hayvan sürülerini Ağrı eteklerine getirip otlattığını ve istisna olarak adi hırsızlık vakalarının olduğunu söyler. Kızılbaşoğlu aşiretinin, İhsan Nuri ve Haso’ya (Bro Heskê Telli) katılma meyli olduğundan bahseder. (Alakom, 2011, 29). Zühtü Güven, Ali Mirza Bey’den bahsederken, Zilan aşiretinden olduğunu, kışın Ağrı’nın şimal (kuzey) eteğindeki Bulakbaşı köyünde oturduğunu, yazın ise sinek yaylasına çıktıklarından söz etmekte; devamla “hükümete sadık görünseler de itimata şayan değillerdi” demektedir. (Alakom, 2011, 30).
Zühtü Güven, Şemki aşiret reisi Timur’un kardeşinden anlatırken şu ifadeleri kullanır: “Tuzluca’nın cenubunda Şemekanlı aşireti vardı. Bu aşiretin reisi 40 yaşlarında Timur isminde biriydi, bunun Çalha adında gaddar, yırtıcı kardeşi vardı, her eşkıya çetesine katılır, her türlü rezaleti yapardı.” (Alakom, 2011, 31). Zühtü Güven, Şeyh Zahir için ise, basit bir sünnetçi olduğundan ve Mahmut Bey adında birinin kızını kaçırdığını söyler. Onun aktarımına göre kız kaçırıldıktan sonra kendini asmış, bu olay infial yaratmıştır. Bu olaydan sonra Şeyh Zahir’in dağa çıkıp çetecilik yaptığını anlatır. (Alakom, 2011, 33). Oysa, Şeyh Zahır Tuzluca da tuz fabrikasının müdürüdür, isyancılarla ilişkisinden dolayı dağa çıkmıştır.
Şeyh Abdulkadir’den ise şöyle söz eder: “Celali aşiretinin reisi, vaktiyle Türkiye’den İran’a göç etmiş 400 haneli ve 500 silahlısı varmış. Bunlar hudut içinde Aşağı Gubrar isimli bir köye sahiptir. Köy korkunç bir eşkiya yuvasıdır. Sürülerini Aladağ yaylasında yaylarlar ve hükümetin hayvanlar için istediği vergi ve resimleri vermezler.” (Alakom, 2011, 52) Yüzbaşı Zühtü Güven anılarında, “şekavet faliyetleti günden güne artıyordu, Şeyh Zahir bu haydut çetesi Tuzluca ve Kars yolunu daimi tehdit altına almıştı”, diye devam ediyor:
Timur’un kardeşi, Çalha, Iğdır ve Beyazıt köyleri ile Tuzluca’nın cenup (güney) mıntıkasına geçmiş, bu köylerde ne kadar koyun ve sığır varsa önüne katıp sürmüştü. Hayvanlar İran’a götürülüp satılıyor, bunların parası ile İran’dan eşkıyanın muhtaç olduğu diğer eşya temin ediliyordu.
Ferzende adında cüretli bir İran’lı eşkiya Karaköse ve Diyadin tarafını vuruyor, sıkışınca Tendürek dağına saklanıyor, Ağrı’ya geçiyordu. İşte Ağrı büyük harekatı başlamadan evvel civardaki dağınık eşkiyanın durumu bu merkezdeydi ve yukarıda anlattığım şekilde İhsan Nuri’nin etrafına toplanmışlardı. (Alakom, 2011, 60-61).
Zühtü Güven, anılarında devamla, İhsan Nuri’nin bir de hükümet kurduğunu ve bunu ilan etmekten çekinmediğini belirtmektedir.
İhsan Nuri’nin teşkilatına göre Ağrı’da kuvvetleri idare eden rüesaya aşağıdaki gibi görevlendirme yapılmıştır:
1- İhsan Nuri: Ağrı fevkalade askeri komutanı
2- Haso Bro Telli, paşa rütbesinde Iğdır valisi
3- Şeyh Abdulkadir: Şeyhülislam ve garp cephesi komutanı
4- Timur Ağa: Ağrı vilayeti jandarma umum komutanı
5- Veli Bey: Korhan kaymakamı ve kumandanı. Korhan Ağrı’nın şimalindedir. Veli bey denen adam da aslen Erivanlı bir Ermeni olup asıl adı Veli’dir. Eşkiya reisleri arasındadır
6- Seyid Abdulvahap: Dahiliye nazırı
7- Şeyh Zahir, Ferzende, calha muhrelif rütbeli jandarma subaylarıdır.
8- Kör Hüseyin Paşa’nın oğulları Nadir, Mehmet (…) bunlar muhtelif rütbeli subay olarak vazifelendirilmiş ve hepsi Timur’un emrine verilmiştir. (Alakom, 2011, 61-62).
Ağrı ayaklanması başlangıcı şöyle anlatılır; Kürtler arasında saygınlığı ve etkili olan önemli şahsiyetler, aşiret liderleri, şeyhler, devlet kurumunda çalışan Numan Bey, gibi memurlar da sürgün edilmiştir. Buna tepki olarak kendisi de sürgün olan İbrahim Ağa (Bro Heskê Têlî) başkaldırmiş oğulları ve kardeşleri ile Ağrı Dağına çıkmiştir. Diğer bir yandan Şeyh Zahir’in de Tuzluca’da tuz fabrikasının müdürü iken görevden alındığını Kemal Süphandağ da anlatmaktadır. Bu sürgün yasasına direniş, daha sonra Hoybun cemiyetinin görevlendirdiği İhsan Nuri Paşa komutasında daha organize bir ayaklanmaya dönüşmüştür.
İhsan Nuri Paşa, Ağrı isyanına komuta ederken bir çeşit gerilla taktiğini kullanmıştır. Rohat Alakom bu konudan şöyle bahseder: “Bunların görevleri; yolları kesmek, ulaşımı engellemek, telefon telgraf hatlarını kesmek, karakol baskınları, yiyecek temini için gerekli operasyonları gerçekleştirmektir. Örneğin Ferzende’nin destesi çok uzaklarda eylemlere katılıyor, Kürdistan'ın her yerine gidiyorlardı.” (Alakom, 1998, 143). Rohat Alakom desteleri şöyle sıralar: “Ferzende ve Halis Öztürk desteleri, Seyithan ve Alican’ın desteleri, Kör Hüseyin Paşa’nın oğulları Nadir Bey ve Memo desteleri ,Broyê Heski Têlî’nin, Davut’un (Davo) desteleri Şeyh Zahır destesi, Seyit Resul destesi Reşo ye Sılo’nun destesi, Emerê Besê’nin destesi ve Edo’yê Ezizi destesi” (Alakom, 1998, 144).
Yukarıda belirtildiği gibi bu destelerin zaman zaman ayrı, zaman zaman beraber hareket ettikleri ve çok uzak bölgelere giderekte eylem yaptıkları görülmektedir.En önemli görevleri arasında; Hoybun Cemiyetini anlatmak ve düşüncelerin yaymak ve örgütlemek de vardı. Ayrıca Hoybun Cemiyetinin ayrıyeten görevlendirdiği kişilerde Kürdistan’ın çeşitli bölgelerine dağılmış ve kod adları kullanarak çalışmışlardır. Örneğin, İhsan Nuri Paşa, hoybun ile yazışmalarında ‘Cemşit’ kod adını kullanmıştır.
Zühtü Güven anılarında 1929 yılı Kışa döndükten sonra kuzeyde isyancıların durumunu anlatırken şöyle der: “Taraşlı Ömer Besi, Ali Beşki, Kerem Kaso, Purlurlu Yusuf, Korhan civarındaki 250 kadar silahlı ile Iğdır’a karşı tertibat almıştır.” (Alakom, 2011, 70)
İhsan Nuri Paşa Anılarında Emerê Besê
Ermeni temsilci Ardeşir Muradyan Ağrı’da İhsan Nuri Paşa’nın yanındaydı. Ardeşir İhsan Nuri Paşa’dan, Aras nehrinin sınırına giderek amcasının oğlunu görmek ister. İhsan Nuri Paşa, Emerê Besê komutasında, 15 kürt süvari görevlendirerek Ardeşir’i Aras nehri sınırına gönderir. Bu bir tuzaktır; İhsan Nuri Paşa burada, Emerê Besê’nın tecrübesine vurgu yapar ve Emer bu durumdan 15[3] atlısıyla beraber kurtulur ve geri döner. Ardeşir ise tutuklanarak Sibirya’ya gönderilir. (Paşa, 1992, 61-63). Bu güzide süvarinden biri Emerê Besê’dir. Bunlardan dokuzu Aras nehrini geçmemiş, Türkiye tarafında kalmıştır. Ardeşir, halk arasında bilinen adıyla Zilan Beyin isteği üzerine Yado, Nevruz ve Emerê Besê onunla beraber karşıya geçmiştir. (Ulugana, 2024, 312-313).
Kabaktepe baskınında da Emerê Besê’yi görüyoruz; “Bir gün Bro’nun oğlu Davo’nun destesi, gece Kabaktepe’nin irtibatını kesmek için görev aldı. Emerê Besê Keldanilerin (Gelturi) reisi de gidip Kabaktepe’deki hedeflere arkadan saldıracaktı. Gece 15 askerden oluşan takım sığınaklardan çıkıp dağdan aşağı inerken Davo yollarını kesmiş bir saatlik bir çatışmadan sonra askerlerin tümü imha edilerek silahlarına el konuldu. Tepedeki askerler ise yukarıdan arkadaşlarının ölümünü seyrediyorlardı. Onlara yardım edemiyorlardı. Emerê Besê gece karanlığından faydalanarak askerlere yaklaşabilmişti. Birkaç askeri öldürerek silahlarına el koydu. Fakat askerlerin yeri çok sarp olduğu için ilerlemiyerek geri döndü. Birkaç küçük deste Kabaktepeyi uzaktan kurşun yağmuruna tutmuştu. Çatışma öğlene kadar devam etti.” (Paşa, 1992, 83-84).
1930’ların yaz ayları çok şiddetli çatışmalarla ve bombardımanlarla geçer. İhsan Nuri Paşa’nın anlatımına göre Ağrı kuvvetleri Aralık bölgesinde ve Sovyet sınırında bulunan Başkend’e saldırır ve Iğdır yolunu kapatırlar. Başkend Kürt güçlerin eline geçer ve kurbanlar kesilip, Bağımsız Kürdistan Bayrağı çekilir.
Zühtü Güven’in ise anılarında Taşburun baskını ve Emerê Besê şöyle anlatılmaktadır: 11-12 Ağustos 1930 gecesi saat 20 sıralarında telefon hatları kesilmiş aynı gece hatlar onarılmiş, tekrar hatlar kesilmiş ve Taşburun baskını o gece gerçekleşmiştir.. Yüzbaşı Zühtü Güven de, Taşburun baskının İhsan Nuri tarafından planlanarak Emerê Besê komutasında gerçekleştirildiğini ve hatta burada İhsan Nuri Paşa’nın Bulakbaşı köyünde halka konuşma yaptığını anılarında anlatmaktadır. Gecenin bir vakti planlanan zamandan evvel baskın başlar; çatışma sekiz saat sürer ve Emerê Besê alnından vurularak öldürülür[4]. Hatta, İhsan Nuri Paşa cenazesi başında konuşma yaptığından bahseder. (Alakom, 2011, 75-78).
Zühtü Güven, devamla daha sonra da arama tarama görevlerinin olduğunu anlatmaktadır. Emerê Besê’nın kardeşlerinden oluşan 6 kişilik bir eşkiya grubunun sonradan mağaralara sığındıklarından bahseder[5]. Hatta 5 mayıs 1931 de Ağrı’nın kuzeyinden gelen silah sesleri üzerine 40 er ve bir makineli tüfek ile takibe çıkar, yolda rastladığı kişiler, Emerê Besê’nın kardeşlerinin mağaralardan çıktığını ve halka ait hayvanlardan bir kısmını aldığını ve eşkiyaların bir köylüyü yaraladıklarını yazmaktadır. (Alakom, 2011, 119).
İhsan Nuri Paşa ise Taşburun Baskını şöyle anlatmaktadır: “Bir yurtsever savaşçı olan Mele Hüseyin Van Bölgesinden çıkıp Ağrının kuzeyindeki Kelturilerin[6] içinde yaşıyordu. Kelturi aşiretinin reisi Emerê Besê ile birlikte gerekli kuvvetlerini alarak Başkend’e yapılan hücum esnasında Taşburun’u işgal etmiş ve Türk yardım güçlerinin yolunu kesmişti. Bunlar, yolun yarısına kadar gitmişler, Türk Yardım kuvvetlerinin gelmediğini görünce Başkend’e dönmüşler. Bu savaş sekiz saat sürmüş esir düşen askerlerin yaralarını ben kendim pansuman ediyordum.” (Paşa, 1992, 96).
Buradan anlaşıldığı kadarıyla Kürt güçleri Taşburun birinci baskınında fazla destek görmemiştir. Kürt isyancılar Başkend’de olduğu sırada Taşburun tekrar Türk güçlerinin eline geçmiştir. Muhtemelen tarih 9 ağustos 1930’dur.
Taşburuna ikinci kez baskın yapılır. İhsan Nuri Paşa bu ikinci bakını şöyle anlatmaktadır: “Başkend savaşında, Abdullah Halef (Xelef) bize çok yardımda bulundu. Abdullah Halef kızılbaşoxi aşiretinin reisidir. Önceleri İran’da oturan bu aşiret İran’a küserek gelip Ağrının batısına yerleşmişti. Başkend savaşından sonra Emerê Besê, kendi aşireti olan Kelturilerlere bir önceki hatasını telafi etmesi için Taşburun’a saldırarak burayı almakla görevlendirdi. Biz de ayrıca ona destek verdik. Ben ve Bro Heski Telli de o tarafa gitmiştik. Emerê Besê, Türklerin üzerine kahramanca saldırmış onları çadırlarından çıkarmıştı. Fakat ne yazık ki bu çatışmanın tozu dumanı içinde bir kurşun bu kahramanın göğsüne değerek onu Kürt şehitlerinin arasına katmıştı. Kürt Savaşçıları çekilmiyerek, Türklerin elinden birkaç tepeyi aldılar.” (Paşa, 1992, 97).
Emerê Besê ve aşireti Gelturileri, daha genel bir ifade ile Gelturanlıların, sayısını Sedat Ulugana’nın Ağrı İsyanı raporlarında da görüyoruz, İhsan Nuri Paşa’nın Cemşit adıyla Hoybun Merkez komitesine 1 nisan 1930 tarihinde yazdığı raporda aynen şu ifadeyi kullanır: “Korhan kazasındaki teşkilatın başına Mele Hüseyin getirilmiştir. Korhan kazasındaki Gelturi aşiretinden 280 silahlı kişi bizim teşkilatımıza katılmışlardır.” (Ulugana, 2024, 326).
Mele Hüseyin daha once de Şeyh Said İsyanında görülmektedir. Kuzey Ağrı bölgesinde, Gelturilerle birlikte kalmakta ve Emerê Besê ile beraber hareket etmektedir. Mele Hüseyin, Hoybun Cemiyetine bağlıdır ve muhtemelen görevli olarak orada bulunmaktadır. Kuzey Ağrı’daki çeşitli baskınlarda da sahada görülmektedir. Mele Hüseyin’in İngiliz ajanı Lawrance olduğu konusunda yorumlar da söz konusudur.
Daha önce belirttiğim gibi, Zilan İsyanı bastırıldıktan sonra da kuzey Ağrı’da direniş devam ediyordu. Sedat Ulugana’nın adı geçen kitabında yer alan İhsan Nuri Paşa’nın kurmanci olarak yazılmış son nushasında da bunu görüyoruz. “Van vilayetindeki halk tamamen bastırıldı. Beyazid’de de, Ağrı Dağı’nın bir kısmında bağımsız Kürdistan bayrağını dalgalandıran Kürtler direniyordu. Ağrı Dağının bir kısmı dememdeki maksat şudur: Ağrı Dağının kuzey yamacında sadece Gelturi aşiretinden Emerê Besê ve adamları Ağrı direnişçileri ile işbirliği yapıp savaşıyorlardı.” (Ulugana, 2024, 207).
Yukarıda anlatıldığı üzere İhsan Nuri Paşa’nın kuzey Ağrı yani Iğdır ve özellikle Taşburun Baskınından önce ve sonra da olaylar devam etmiş, arama ve taramalar en az 1934’e kadar devam etmiştir. İsyancılar çembere alınmış, bu arada yine tutuklamalar, köy boşaltmalar, işkenceler vs. devam etmiştir. Ailelerinin bir kısmı, Başkend ve Ahorik’te kuşatma çemberinin kırılması sonrası İran’a geçmiştir. (Ulugana 2024, 205). Ağrı yönetimi ise sınırı geçemeyen aileler için Kürdistan’ın iç kesimlerine gitme kararı almıştır. Bundan sonraki göç iç göçtür; bunlar özellikle Gelturi aşireti mensuplarıdır. Bu yönlendirme de anlaşıldığı kadarıyla Emer’den sonra kardeşi Esedê Besê ile Halis Bey, Hüseyin Paşanın oğulları Mehmet ve Nadir Beylerin etkisi vardır. Ayrıca Esedê Besê’nin bazı Gelturi ailelerini Patnos’un üst kısmındaki köylere yönlendirdiği veya köy satın aldıkları bilinmektedir. Örnegin Patnos’a bağlı Halife köyü ve Xune köyü Gelturi aşiretinin oluşturduğu köylerdendir. Köylüler arasında, “bizi buraya Esedê Besê getirdi”anlatısı hala vardır. Gelturiler, Tutak, Patnos, Eleşgirt, Diyadin, Taşlıçay ve hatta Van’daki köylere sessiz sedasız dağılmıştır, kimisi köy satın alarak, kimileri sığınarak yerleşirler. Aşağıda anlatıldığı üzere, Emerê Besê’nin oğlu Hacı Maksut’un ifadesi ile bu durum onlar için “muhacirlik”tir. Aslında bu zorla yerinden edilme olmuştur.
Kuzey Ağrı Bölgesi (Iğdır Kars) İsyanın Önemli Şahsiyetlerinden Emerê Besê
Resmi kaynaklarda, Emerê Besê Çetesi, Ağrı İsyanını yöneten İhsan Nuri Paşa’nın anılarında ise Gelturi aşireti reisi, güzide süvari Emerê Besê, Kürdistan fedaisi ve şehidi olarak geçer. Iğdır yöresinde de yiğit, korkusuz, bazılarına göre ise korkulan Emerê Besê olarak bilinir.
Ağrı isyanıyla ilgili kaynaklar incelendiğinde destelerin, sadece vurucu güç değil, Hoybun cemiyetini ve amacını anlatan gruplar olduğu anlaşılmaktadır. Gittikleri veya görevli oldukları alanlarda propaganda yapmışlar ve zaman zaman şiddet yöntemine de başvurmuşlardır.
Emerê Besê, Gelturi aşiretinin reisidir. Iğdır’ın Tereş, Gundê Simo denilen kısmında yaşamaktadırlar. Gelturilerin merkezi nüfuz alanı eski isimleri ile Teraş, Béri, Bulakbaşı, Kafır köyü olarak bilinen bölgedir. Gelturanlılar İran’dan gelip bu bölgelere yerleşmişlerdir. Gelturanlıların İran’ın Tahran veya Tiran bölgesinden geldiğine ve Gelturan adlandırılmasının kaynağının da sözkonusu bölgelerin isminin Kürtçe ses uyumuna uydurulduğu yönünde sözlü tarih bilgisi vardır. Emerîn oğlu Hacı Maksut da bu yönde bilgiler vermektedir: “Aslımız İran’dan gelmedir. Biz Azeri acem bölgesinden gelmişiz[7]. İran’ın Tiran bölgesinden gelmişiz.” Hikaye ise şöyledir, Iğdır Bölgesinin Rusların yönetiminde olduğu tarihlerde Türkçe bilmeyen Rus subayının Tiran bölgesinden göç edenleri “gel tiran” diye çağırmasından kaynaklandığını ve zamanla Kürtçe’de Gelturan olarak adlandırılmasına neden olduğu ifade edilmektedir.
Emerê Besê’nin yakın akrabalarından R. K. ile yaptığım mülakatta (Kasım 2024 Adana) Gelturan aşiretini sorduğumda, Gelturilerin İran’ın Tahran Bölgesinden geldiğini söyledi. Bunu da, Emerê Besê’nin kardeşleri Evdile ve Esed’ten dinlediğini ifade etti.
Emer’in, babası halk arasında Hesê Sofi (Sofunun oğlu Hasan) olarak bilinir. Hasan, anlatılanlara göre muhtemelen Osmanlı –Rus savaşında parmağını kaybetmiş olduğundan halk arasında adı Hesê Qop (parmağı kesik Hasan) veya Hesê heşt tilî (8 parmaklı Hasan) olarak da anılmıştır. Onun Ermenilerle savaşta da görev aldığı konusunda da epey hikayeler de anlatılmaktadır. Hasan’ın ilk eşi suda boğularak ölmüştür. İkinci eşi Besê’dir (Besra). Hasan’ın Besê’den dört oğlu, bir kızı vardir. Oğulları: Emer, Hamid, Esed, Evdile dır. Kızı Gewrê dir. Ölen eşinden Gulê ve Pero isminde iki kızı daha vardır. Gewrê’nin ailesi ve çocukları Halfeli köyündedir. Pero’nun ailesi ise Bulakbaşındadır.
Hesê Sofi öldükten sonra erkek çocukları anneleri Besê’nin adıyla anıldıklarından, Emer de, Emerê Besê olarak tanınır. Emer, Ali Mirza’nın kızı Xanê ile evlidir. İsyan yıllarında oğulları Maksut (9-10), Mehmet (4-5), Ahmet (2) olmak uzere üç tanedir.
İhsan Nuri Paşa, Emerê Besê’yi anlatırken her seferinde Gelturi aşiretinin reisi diye anar, cesareti, dürüstlüğü, yiğitliği ve göreve bağlılığı ve tecrübeli oluşundan bahseder. Emerê Besê’nin destesi, üç erkek kardeşi ve amca oğullarından oluşmuştur.
Emerê Besê, Ağrı isyanında; daha ziyade Iğdır bölgesinde görev yapan kendi adıyla anılan destenin sorumlusudur. Çeşitli kaynaklarda Gelturilerin Iğdır’da 280 ile 250 arasıda silahlı güçlerinin olduğu yazılmaktadır. Akrabalarının anlatımlarından, isyanın başlangıç zamanında Emer’in daha ziyade silah cephane gibi lojistik destek verdiği anlaşılmaktadır. Çünkü nehri geçip silah getirme anlatıları bu arada tehlike atlatması, kurtulması, yaralanma anlatıları da vardır. Emer’in, babası Hesê Sofi’nin de Ermenilerle çatışma hikayelerini akrabalarının anlatılarında görülmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla Emer, mütevazi ve ketum bir kişiliğe sahiptir. O, dengbejlerin kendi hakkında methiyeler dizmesine izin vermemiştir. Hatta bazı dengbejlere kızarak adının fazla klamlarda anılmamasını istemiştir. Bu durum isyan yıllarında aldığı önemli görev ve sorumluluklarla ilgili olduğu şeklinde yorumlanabilir.
Emerê Besê’nin isyana katılmasında Bro Heskê Têlî, Şeyh Abdulkadir, Şeyh Zahir ve kardeşi Şeyh Abdurrahman gibi, İhsan Nuri Paşanın bizzat kendisinin de etkisi büyüktür. İsyanın kanlı geçmesi ve akrabaları ve yakın çevresinin acı tecrübeleri de isyana katılmasına bir başka önemli neden olmuştur. Daha sonra bizzat destesi ve aşireti ile katılıp sorumluluk almıştır.
Emerê Besê Ailesinin Yerinden Edilme ve Muhacirlik Yılları
Emerê Besê’nin büyük oğlu Hacı Maksut, babasını ve isyandan sonraki süreci şöyle anlatıyor: Babamın babasının ismi Hasandır. Kürtçe Hesê Sofi diyorlar. Sofi’nın evi ocaktı. Dedem Hasan o ocaktan gelmedir. Babam(Emer) orta boylu kara kaşlı, kara gözlüydü.
Anlatımına göre ortanca oğlu Mehmet babası Emer’e çok benziyordu. Babamın Hamit, Evdıle ve Esed olmak üzere üç kardeşi vardı. Babamın 180-200 koyunu vardı, köylüler bakıyordu. Iğdır’ın Teraş köyü onlarındı. Gelturi aşiretinin reisiydi. Otuz-kırk fakir fukara saklıyordu, devlet gibiydi. Aşçılarımız vardı.Ekmeğimizi üç tane kadın pişirirdi, Babamın 40 tane atlısı vardı. Her atlının 5-6 nüfusu vardı. Her eve babam kendi kesesinden veriyor, kadınlar bizim evde çalışıyordu. Babam Emer köyde ne sorun varsa çözerdi her şey onun elindeydı. Kız kaçıranları barıştırır, evlendirirdi.
Aşağıda, isyandan sonra da bu yardım ettikleri insanların Emer’in çocuklarını nasıl koruyup yardım ettiklerini görmekteyiz. Emer’in oğlu Hacı Maksut devamla söyle anlatır: “Ben 9-10 yaşlarımdaydım, babam bana ata binmeyi ögretirdi, aşiretin meselelerini hallederdi. Babam, bir tepsi kurarak para, altın toplar, kimiside koyun vererek katkıda bulunur ve sorunlar bu şekilde halledilirdi.” İsyancıları sorduğumda şöyle devam ediyor: “Şeyh Zahir, Şeyh Abdurahman, Bro (Bro Heske Telli) ve İhsan Nuri Paşa Teraş’ta bizim evde toplanırlardı”.
Ali Mirza Ağa, Emerê Besê’nın kayınbabasıdır. Damadının isyana katılmaması için çabaları olmuştur. Hatta Emer öldükten sonra, muhacirlik yıllarında da onları arayıp bulmuş, kızını geri almak istemiş. Evdıle, Esed ve Hamid kardeşlere de teslim olmalarını tavsiye etmiştir. Hacı Maksut devamında, “devlet “Emerê Besê dedi, sen reis adamsın, dağa çıkma, senin askerin çok, devlete kuvvet ver, devletin kapısına gir, dedi. Babam devletin kapısına girmedi, Bro Heskê Têli de girmedi.”
Hacı Maksut bunları anlatırken zorlanıyordu, acıyı cok yoğun hissettiği belliydi, yaşlı ve yorgundu, öksürmeye başladı. Bir bardak su verdik. Biraz dinlendikten sonra devam etti: “Babama maaş teklif ettiler, ayda 30 lira bir ay peşin, ama babam kabul etmedi. Israrla babama zabit elbisesi getirdiler, babam zabit idi, diyor ve devam ediyor: pantolonunun yan kısmını göstererek kırmızıydı, şapkası da kırmızıydı. Babam şapkayı takmadı.”
Burada Hacı Maksut ısrarla babasının zabit elbisesinden bahsediyor. Elde Emer’in zabit olduğuna dair bilgi yoktur. Ağrı İsyan yönetiminin oluşturduğu resmi üniforma vardı, muhtemelen sözkonusu kıyafet odur. Ağabey Emer’in ölümünden sonra küçük kardeş Evdıle kaçaktır; nedendir tam olarak bilinmez, belki isyanda bireysel bir tepkiden dolayı ısrarla aileden ağabeyi Emer’in bu kıyafeti istediğini akrabalarının anlatılarından da biliyoruz. Sonrasını sorduğumuzda, Hacı Maksut, “Şeyh Zahır, Şeyh Abdurahman eve geldi. Bu kısmı Aynen Kürtçe ifade ederek devam etti; “Emer; hikmet me dixapîne, hikmet ê me bihere, serê me jêke, te dixapîne, emnîyet nekirin. Digo hikmet ê me bixapîne me bihere, deyne ser piyê xwe, dest piyê me, paşê serê me jêke, em hikmetê asî bûn.[8]”
Yukarıda belirttiğim gibi Mustafa Balbal’ın kitabında da benzer anlatılar vardır. Isyancılar, onlara yardım edenler bu karakola götürülüp kafaları, elleri, kolları kesiliyor ve işkenceler yapılıyordu. Hacı Maksut devam ediyor. “Amcalarım Hamit, Esed ve Evdıle ve Gelturi reisi babamdı, Iğdırdaydılar, hepsi başkaldırıya girdi. Babam Taşburun’a başkaldırdı. Taşburun’a hücum götürdüler, askeriye attı, babamı vurdu yaraladı. Ev yayladaydı, babamı yaralı bir şekilde yaylaya getirdiler.”
Kafasından mı vurulmuş? sorusuna Hacı Maksut: “yok kafasında bir şey yoktu, kendi sol göğsünün alt kısmını işaret ederek gösterdi. İhsan Nuri Paşa’da anılarında da Emerê Besê’nin göğsünden vurulduğundan bahsetmektedir. Devamla, “Babam yaralandığında etrafında nenem Besê, Hamit, Esed, Evdıle vardı. Feto’nun çocukları, Hacı Ali’nin babası vardı[9]. Çok kalabalıktı, hekim getirdiler o zaman ot-mot kaynatıp ilaç yapıyorlardı. Emer yaralandıktan bir iki gün sonra öldü. Gece getirip Teraş’ta evinin köşesinde olan köy mezarlığına kuyladılar. Besê nenem kimse bilmesin diye mezarın üstüne tuttu ot yaktı….kimse bilmesin…..” Hacı Maksut ağlayarak devam ediyor: “Babam öldükten sonra ortalıkta hükümet bizi kaçak gösterdi. Hükümet bizi çoluk çocuk tutar keserdi. Biz kaçtık bu yanı geldık.” (Tutağı kastediyor)
Emerê Besê’nin yeğenlerine de bu konuyu sorduğumda, onlardan S.S babasından duyduklarını şöyle anlattı: Emerê Besê adamları ile birlikte bir grup, Şeyh Zahir ve Şeyh Abdurahman bir gruptu. Emerê Besê’nin asil bir atı vardı, adı Narinc[10]. Narınc benekli bir attı ve Emer’e çok bağlıydı. Bu atın dişisinin adı da Senem’di.
Taşburun baskınında Emer yaralanınca Seyid Ezo Emer’in atı Narınc’a binip Emerê Besê’yi arkasına bağlayıp Tereş’e getirir. Seyid Ezo’nun anlatımına göre at üzüntüsünden ağlamaktadır. Öldükten sonra on-onbeş gün mezar takip edilir, nöbet tutulur.”
Emer’in yeğeni S.S. anlatısına devam ediyor: “Emerê Besê’nin kayın babası Eliyê Mîrza onun ölümünden sonra, Emer’in kardeşlerine “devlet tarafında olun ceza almayacaksınız” diyor. Ama onlar güvenmediler. İran’a geçmek istediler, fakat başaramadılar. Aile Emer’in atı Narınc ve dişisi Senem ile yola İran’a doğru yola çıkıyor. Ailenin altınları Senem’in heybesindedir. Oğulları Mehmet ve Ahmet atın üstündeki heybelerin içindedir. Maksut ise ata binmiş gidiyorlar. Dağlık alanda çok dar bir yoldan giderken top atışları oluyor, toplar kayalıklara değince, at ürküyor ve kayalıklardan aşağı düşerek yaralanıyor. Atla beraber altınlar da hep kayalıklara düşüyor. Maksut da attan düşerek kaburgalarından yaralanıyor. Neticede oradan İran’a geçemeyince, çocukları alıp geri dönüyorlar. Bir süre Emerê Besê’nin ismiyle anılan mağaralarda kalıyorlar. 2-3 gün de sazlıklarda kalıyorlar. Esed gidip yiyecek topluyor. Arandığı için Besê de köylüler arasında artık “Besa Qaçax” olarak anılmaktadır. Besê Halfeli’ye geliyor, karakol ondan haberdar olunca, oradan da Hoşhaber köyüne geliyor. Orada Mihkê Bavo’nun evide kalıyor. Bunu haber alan binbaşı köye gelip muhtara Besê’yi soruyor. Köylüler Besê’yi gösterirerek, o bir dilencidir diyorlar. Ama daha sonra onun Besê olduğu bir şekilde anlaşılıyor ve köylülere onun yerini söylemeleri için çok işkence yapılıyor.” (S.S.) Emerê Besê’nin amcasının torunu A.K. de babasının Besê ve ailesinin yerini soylemesi için gördüğü işkenceler sonucunda bir parmağının sakat kaldığını da aktardı.
Hacı Maksud’a göre yerinden edilmelerinin nedeni devletin gözünde “kaçak” olmalarıydı. Oysa esas neden babasının isyana katılması ve öncülük etmesidir. Hacı Maksut anılarına şöyle devam ediyor: “Biz bir evdeydik bizi muhbirlemişlerdi, muhbirler askerlerle beraberdi, “Memed, Ahmet werin em bilîzin[11]” diye kardeşlerimi çağırıyorlardı, benim ise aklım kesiyordu. Çocuklarla tandıra saklandık, bizi görmediler. Xanê anam da su kuyusuna ayaklarıyla tutundu, bizi görmediler kurtulduk. Anam hamileydi sonra çocuğunu düşürdü. Besê nenem taşların üzerinde hamur yapar pişirirdi, yarı taşlı topraklı yerdik. Bombalama oluyordu, ana-baba günüydü, koyunlar, hayvanlar havalara uçuyordu. Esed amcam bizi alıp Iğdır’dan Tutağ’a getirdi. Nadir Bey(kor hüseyin paşa’nın oğlu) bizi Bedir Bey’e götürdü. Bedir Bey bizi sakladı.”
Buradaki anlatımdan isyan yöneticilerinin, İran’a gidemiyen aileleri iç kısımlara yönlendirdiği anlaşılmaktadır. Nadir Bey’in, Esede Bese’yi, Tutağa Bedir Bey’in bölgesine gönderdiğini anlıyoruz. Hacı Maksud’un anlattığına göre Bedir Bey ile Emerê Besê’nin dostluğunun hikayesi ise şöyledir: Bedir Bey, Emer’i tanıyordu, zamanında ilyaz isminde bir laz, Bedir Bey’in bostanını ekiyor, kavun karpuz neyse ekiyor satıyor, ama Bedir Bey’in parasını vermiyor. Laz Iğdır’da; Bedir Bey, Iğdır’a gelip, sorununu Emerê Besê’ye anlatıyor. Emerê Besê, Bedir Bey’in parasını İlyaz’dan alıyor ve ona veriyor bu şekilde mesele hallediliyor. Hacı Maksut’un anlattığına göre Bedir Bey Emerê Besê’ye duyduğu minnettarlık duygusunun etkisiyle ve Kör Hüseyin Paşa’nın oğlu Nadir Bey’in de tavsiyesi ile Tutak’ın Xanik köyünde isim değiştirerek kalıyorlar. Xanik bir Türk köyüdür saklanmak için de idealdir.
Hacı Maksut, “gece biz Tutak’ın Kılıçgedik dağının dibindeki Xanik köyüne geldik. Aç susuz kimse yok. Anam, Besê nenem, Hamid amcamıın karısı Qutê, çocukları ve biz vardık. Köyün ağası Ensar Efendi ile Bedir Bey kardeştiler; orada kaldık. Esed amcam da, Bedir Bey’in köyüne çoban oldu.”
Söz konusu bölge Halis Bey’in bölgesiydi. Neden Tutak’ta Sıpkilerin aşiret reisi Halis Bey’e sığınmadınız? diye sorduğumda, Hacı Maksut bana, “Halis Bey de bir Kürt isyancıydı ve biz zaten saklanıyorduk, yanına gidemezdik”, diye cevap verdi. Arkasından devam etti: “Esed amcam, Hamit isminde ölen birinin kimliğiyle çobanlık yaptı. Bedir Bey ve Ensar Beyler bizim gerçek kimliğimizi biliyorlardı ve saklıyorlardı. Xanik’te bir süre kaldık. Annem başımızda bekledi, bize ev verdiler, Esed amcam köyün çobanı, ben de danaya gidiyordum.70-80 tane dana vardı. Hamit amcamın da iki çocuğu vardı: Şako ve Beko. Hamit amcam da Xanik’teydi. Onun kendi hayvanları vardı, kendi çobanıydı, ismini Mehmet olarak değiştirmişti. Dayılarım Taşburun’daydı, annem Ali Mirza Bey’in kızıdır, gelip annemi götürmek istediler. Besê nenem bırakmadı. Babam öldükten dört yıl sonra annem amcamla evlendi. Bir gün Ensar Efendi, Esed amcamı çağırarak Hamid (Esed’ın değiştirilmiş adı) dedi, kaçaksınız sizi muhbirlemişler, tutsalar öldürecekler. O gece kimsenin haberi olmadan oradan ayrıldık. Yatak yok, yorgan yok, üç gece de Malazgirt’e Yukarıkıcık köyüne gittik. Köyün ağası Devaz vardı, uzun boylu bir adamdı. Esed amcam kendisine “biz muhaciriz, fakiriz hükümet bizi sürdü, bizi çoban et, dedi. O köyde Esed amcam çoban oldu, ben de danaya gittim. Yine kendimizi saklamıştık, eğer “Emerê Besê’nin kardeşleriyiz, çocuklarıyız deseydik” korkudan kimse bizi saklamazdı.”
Hacı Maksut amcası Esed’in (Hamid adıyla tanınıyordu) tutuklanışını anlatıyor:
“Biz Yukarıkıcıkta iken, sabah erken köpekler havladı. Esed amca, “Xanê hele rabe, (Xane hele kalk) İnsan var, adam var ki, köpekler havlıyor”, dedi. Belki 50 tane asker köyü sarmıştı. Şimdi gibi hatırlıyorum, kuş uçurmadılar, koyunları bile dışarı bırakmadılar[12].”
Hacı Maksut’a, orada olduğunuzu kim ihbar etti? Diye sorduğumda, bana: “Bizim orada olduğumuzu Iğdır’dan söylemişler, araya araya bizi buldular. Jandarmaların yanında amcamı tanıyan vardı, elbiselerini değiştirmişti. Herkes dışarı çıkınca, Esed amca da mecburen çıktı. Muhbir amcamı gösterdi. Esed amcamın ellerini bağladılar ve alıp götürdüler. Ben ağlayarak arkasından koştum, “amcamı götürmeyin” dedim, peşlerinden gittim. Askerler beni taş atarak kovdular, ben de ağlıya ağlıya geri geldim. Bugün gibi hatırlıyorum, Esed amcamı Malazgirt’e, Iğdır’a, oradan da Kars’a götürdüler.”
Hacı Maksut diğer amcası Hamid’in yakalanışını şöyle anlattı: “Hamid amcam Xanik’te yakalandı. Aynı şekilde sabah erken köpekler ürüdüler, jandarmalar amcamı götürdüler, ben arkalarından ağladım, askerler beni taşladılar.”
Hacı Maksut Yukarıkıcık’tan Xanık’e gidişlerin iki üç defa olduğunu anlatıyor. Bu zaman diliminde Evdıle ve Hamid kardeşler yakalanmiştır.. Hacı Maksut’un anlatımına göre bu iki amcası altı ay içinde yakalanmiştır.. Amcası Hamid, Mehmet ismiyle, Esed ise Hamid ismiyle Xanık köyünde yaşamlarını sürdürürler. Diğer kardeş Evdıle kaçak olarak yaşıyordu, aranıyordu, teslim olmadı, gururluydu, aşiretinden ve kendi yerinden topraklarından ayrılıp yoksul bir çoban olarak yaşamayı da kabullenememişti. Geri toprağına ve köyüne gitme koşulları yoktu. Teraş bölgesi yasak bölge ilan edilmişti. Ama yaşamak zorundaydı ve temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı. Onun için yol kesme, vs. gibi eylemler yaptığından devletin gözünde artık o bir eşkiya idi. Hacı Maksut’a Evdıle amcasının nasıl yakalandığını sorduğumda, bana: “Amcam, Ağrı’da yol yapımında çalışan bir mühendisin gece çadırına giriyor, elbiselerini, ayakkabılarını alıp giyiyor, atını alıp yola koyuluyor. Bu arada biz Malazgirt’in Yukarıkıcık köyündeydik. Yine askeriye geldi, sabaha karşıydı. Evdıle amcamı yakaladılar ve ellerini bağlayarak götürdüler. Ben yine ağladım, jandarmaların arkasından gittim, yine beni taş atıp kovdular, geri eve geldim.”
Emerê Besê’nin kardeşleri Evdıle ve Hamid bir süre Ağrı ceza evinde kalmiştır. Cezaevi duvarının altından tünel kazarak kaçmışlardır. Kazdıkları tünelden çıkan toprağı, yastık ve döşek yapmışlardır. Kaçış esnasında Evdıle ayağından yaralanmiş, Hamid’in öldüğü anlatısı vardır. Yine bir anlatıma göre, Hamid ağır yaralanmış, onu öldü zannetmişlerdir Oysa Hamid, ağır yaralı bir şekilde Türk köyüne sığınmiş ve orada yaşamına devam etmiştir. Kimliğini yine yıllarca saklamiş. Karısı Qutê (Kudret) ve iki çocoğunu (Bekir ve Şakir) dayıları götürmüşlerdir, Qutê’yi başkasıyla evlendirmişlerdir.
Hacı Maksud’un anlatılarından, Emerê Besê’nin kardeşi Hamid’in yakalandıktan sonra, veya önce tam olarak bilinmiyor, bir süre Doğubeyazıt’ın bir köyünde Mehmet adıyla yaşadığı, kardeşlerinin onunla görüştüğü ve orada olduğunu o dönemlerde Iğdır’daki akrabalarının da bildiği, anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra kardeş Hamidê Besê tamamen unutulmuştur.
Emerê Besê’nin kardeşlerin cezaevi yılları
Emerê Besê’nin kardeşleri Evdıle ve Esed en son Kars cezaevine götürülür. Anne Besê Yukarıkıcık’tan bir öküz arabası (kağnı) ile tek başına Kars’a kadar, cezaevine oğullarını ziyarete gider, erzak götürür. Besê, Türkçe bildiği için cezaevi ziyaretlerinde kendini iyi kendini ifade eder ve sıkıntı yaşamaz. Besê olup biten her şeyin bilincindedir, cezaevine yalnız gittiği için yollarda kendi güvenliği için silah ve hançer taşımaktadır. Oğulları yakalandğı için artık “Besê Qaçax” değildir. Torunları ve gelini Xanê’nin sorumluluğu onun ve Emer’in büyük oğlu Maksut’un omuzundadır. Besê’nin muhacirlik yılları Kars’a cezavine giderken yaşadıkları, torunlarına hala bir hikaye gibi anlatılmaktadır. Besê’nin yaşamı ayrıca detaylı olarak ele almak gerekir.
Hacı Maksut devamla anlatıyor: “Yaklaşik 6 yıl sonra nenem öldü, ailenin bütün yükü omuzlarımda kaldı. Besê nenem bir gün dedi, “serê min dêşe” (başım ağırıyor) ve kısa süre sonra öldü. Gittim hoca getirdim, Xanik’ta köylüler ile birlikte defin ettik. Artık aklım kesiyordu, nenemden sonra önceleri Kars’a giden Kürtlerle erzak gönderiyordum, sonra kendim gittim. Bir eşeğim vardı, sabah erkenden eşeğimi hazırlar yola düşerdim. Kars’a cezaevine giderken babamın dostlarının evinde kalıyordum. Mehmet ve Ahmet kardeşlerim o arada köyün hocasının yanında Kur’an öğreniyordu. Ahmet küçüktü, geziyordu. Amcalarıma 16 yıl ceza verdiler. Bu cezanın 9 yılını Kars hapishanesınde geçirdiler. Cezalarına 7 yıl kala af cıktı. Hakim amcalarımı çağırıyor, “Abdullah (Evdıle), Esed, hükümet af çıkardı, sizi bırakacağım, bana söz verin, yine dağa çıkacaksınız? Altı ayda bir gidip imza vereceksiniz.” Böylece onlar da kurtuldu, biz de kurtulduk. Amcalarım Evdıle ve Esed hapisten çıktıktan sonra geri Xanık’e geldi. Artık kendilerini ve kimliklerini saklamadan yaşamaya devam ettiler.” Evdile Karağaç köyünden Sıpkilerden Selvi hanımla evlendi ve orada kaldı.
Yukarıda belirtildiği üzere Esedê Besê, abisi Emerê Besê öldükten dört yıl sonra geleneğe uyarak onun hanımı Xanê ile evlenir, bir oğlu olur, adı Cafer’dir. Onun doğumundan hemen sonra Xanê ölür ve Xanik’te defin edilir. Esed, Patnos’un Xemzikan köyünden, kendi ifadeleri ile muhacir olan Gelturi aşiretinden Amine hanımla evlenir, ondan da Zehra, Ekrem ve Bahattin isminde üç çocuğu olmuştur.
Hacı Maksut genel af sonrası hikayesine devam ediyor: “Daha sonraki zamanlarda Tutak’ın Karaağaç köyüne geldik, Zeki Bey’in köyüydü. Zeki Bey, Halis Bey’in (Halis Öztürk) amca oğluydu. Yedi sene Karaağaçta kaldık. Kars’a cezaevi ziyaretine giderken misafir olduğum babamın dostu olan Moti aşireti reisi Eyüp Ağa’nın konuk oluyordum. Eşim Cemile Hanım Eyüp Ağa’nın torunudur. Cemile’yi de o arada gördüm. Amcalarım hapisten çıktıktan sonra onunla evlendim. Patnos’un Sallaxana köyünde çobanlık yaptım. Sonra kardeşim Mehmet bizi Adana’ya götürdü, çobanlıktan kurtulduk.”
Emerê Besê’nin ortanca oğlu Mehmet Mollaşemdin (Türk köyü) köyünden Fadime hanım ile evlendi. Küçük oğlu Ahmet de Tutak’ın Çelebaşı köyünde Sıpkilerden Halis Özturk’ün yeğeni Gülnaz hanım ile evlendi.
Emerê Besê’nin kardeşleri ve oğulları Tutak’ın önceleri Türk köylerinde daha sonra, kimlikleri belli olup cezalarını çektikten sonra, Sıpkilerin köylerinde (Karaağaç ve Çelebaşı) yaşamlarına devam ettiler. Genel aftan sonra, Hüseyin Paşa’nın oğlu Mehmet Bey de Patnos’un Qanice köyüne dönmüştü. Esedê Besê ailesi bir süre isyancı yoldaşı olan Mehmet Bey’in köydünde yaşamlarına devam etmişlerdir. Yıllar sonra yasak bölge uygulaması kalkınca, önce Esed, daha sonra Evdile kardeşler baba ocağı Tereş’a geri döndüler. Kimi dost ve akrabaları bu dönüşlerine memnun oldu, kimileri ise bir şekilde o topraklara yerleştiği için asıl sahiplerinin dönmesinden rahatsız oldular. Bu zorlu bir dönüş hikayesi ayrı bir sosyal değerlendirme konusu olmalıdır.
Emerê Besê’nin Oğullarının Adana’ya Göçü
Emerê Besê’nin ortanca oğlu Mehmet, bir yandan medresede dini eğitim görüyor bir yandan da geçinmek için rençberlik yapıyordu. Yukarıda belirtildiği gibi Eleşgirt’in Molla Şemdin köyünden medrese arkadaşı İdris Hoca’nın kız kardeşi ile evlenmiştir. Evlendikten bir süre sonra da Adana’ya göç etmiş; orada fabrikada çalışmış, şoförlük yapmıştır. Bu arada Patnos’un Sallaxane köyünden abisi Hacı Maksut’u da yanına almıştır. İki kardeş bundan sonra Adana’da fabrikada çalışarak hayatlarına devam etmişlerdir. Hacı Maksut Adana’da fabrikadan emekli oldu.
Adana’da yaşadıkları yıllarda da, Iğdır ve orada yaşayan akrabaları ile ilişkileri devam etti. Örneğin Hacı Maksut her yaz Tereş köyüne gider ve babasının mezarını ziyaret ederdi.Emerê Besê’nin ata binmeyi, aşiret yönetmeyi öğrettiği topraklara arada bir gidiyordu. Hacı Maksut anılarından ve geçmişinden hiç bir zaman kopmadı. O artık Tereş’ın yazın gelen misafiriydi. Hacı Maksut 2016 yılının şubat ayında 103 yaşında hayata veda etti, mezarı Adana’dadır.
Emerê Besê’nin ortanca oğlu Mehmed, sürekli “ölsem de mezarım memlekette olsun” demiş, aynı duygu ve düşüncelerle olsa gerek ki acı bile olsa geçmişinden kopamamış, 1968-1969 yıllarında Patnos’a dönmüş ve orada kamyonculuk yapmıştır. 1975 yılının 5 Temmuzunda genç yaşta geçirdiği bir trafik kazasında vefat etmiştir. Mezarı Patnos’ta dır.
Emerê Besê’nin küçük oğlu Ahmet Tutak’ın Çelebaşı köyünde uzun yıllar yaşamış, sonraları çocukları büyüyünce büyük abisi Hacı Maksut’un yanına Adana’ya göç etmiştir. Orada 17 Nisan 1987’de yakalandığı kanser hastalığı sonucunda vefat etmiş, vasiyeti üzerine Tutak’ın Çelebaşı köyünde defin edilmiştir.
İsyancı yoldaşları olan Sipkilerin, Kör Hüseyin Paşa’nın oğulları Mehmet ve Nadir Beylerin, ayrıca amcalarını cezaevinde ziyaret ettiği yıllarda Kars’taki Eyüp Ağa ve Moti aşireti mensuplarının Hacı Maksut’a sessiz sedasız destekleri, Türk dostlarının vefası, Emerê Besê’nin gördüğü saygınlığının göstergesidir. Bu saygınlık çocukları, kardeşleri ve ailesinin korunmasında kendini göstermektedir. Bu desteği evliliklerin de görüyoruz, Emerê Besê’nin küçük oğlu Ahmet ve kardeşi Evdıle Sipkilerin damadıdır.
Gelturilerin isyana katıldıkları Iğdır’ın Tereş bölgesi yıllarca yasak bölge olarak kaldı. Bu nedenden dolayı Esed ve Evdile kardeşler 1960’ların ortalarına kadar, kendi köyleri olan Tereş’e gidemediler.Iğdırlı yazar,Mücahit Özden Hun’da Iğdır ve Ağrı Dağı İsyanı adlı kitabında, 1930’da alınan yasak bölge kararından bahsetmektedir.(Özden Hun. 177) Ancak yasak kalktınktan sonra Tereş’e geri dönen Evdile ve Esed kardeşler kendilerine ait arazilerin başkaları tarafından sahiplenildiğini gördüler. Bu kişilerden arazilerini geri almak istediler, ama alamadılar. Bunun üzerine arazilerini yasal yollardan almaya çalıştılar. 1970’lerde Emer’in amcaoğulları işledikleri arazileri onlara iade ettiler. Diğer kısım ise uzun mahkeme süreçleri ve Emer’in çocukları Mehmet ve Ahmet ile amcaları Esed ve Evdile’nin çabaları sonucu alınabildi. Bu araziler nedeniyle isyanın ardından Tereş’e yerleşenler ile yasaktan sonra geri dönenler arasında uzun yıllar süren kan davaları da yaşandı. Diğer bir deyişle isyandan sonra kendi topraklarına dönen Evdile ve Esed kardeşler Tereş’te yıllarca süren kan davaları ile yaşamlarına devam ettiler.
1970’li yıllardan önce Esedê Besê daha sonra 1980’lerde Evdilê Besê hayata veda etmişlerdir. Mezarları Iğdır’ın Halfeli beldesindedir. Onların yaşamı Kars-Iğdır bölgesinde isyana katılmış ve ağır bedeller ödemiş ancak yeterince anlatılmamış ve anlaşılmamış destelerin de hikayesidir. Diğer isyancı desteler ve ailelerine göre de şanslı oldukları da acı bir durumdur. Çünkü diğerleri gibi en azından yakalanıp öldürülmemişlerdir.
Sonuç
Ağrı İsyanının kuzey kısmında önemli rol oynamış olan Emerê Besê üzerine yapılan bu çalışmada ulaşılan önemli sonuçlardan birincisi Ağrı İsyanının tek nedeni bölgede etkili olan şahsiyetlerin sürgün kararına karşı çıkması değildir. Çünkü kurtuluş savaşı öncesi ve sonrası tarihsel ve siyasal koşulların etkisi büyüktür. Kurtuluş savaşı önderleri yabancı işgali sorununu çözmek isterken Kürtlerle din kardeşliği temelinde işbirliği yapmıştır. Fakat savaş öncesi verilmiş olan bir takım vaatler, sonra yerine getirilmemiştir. Kürt entelektüelleri ile ulusal bilince sahip subaylar ve memurlar, Kürt bölgesindeki önemli şahsiyetler ve aşiret ileri gelenleri bölgede olanlardan haberdardı. Ağrı İsyanına gelinceye kadar, Beytüşşebap olayları (ki bu olaylar Kürt subaylarının öncülüğünde gelişmişti), Koçgiri olayları ve çok kanlı bir şekilde bastırılan Şeyh Said İsyanında olanlar Kürtleri çok etkilemişti. Bazı anı kitaplarında anlatıldığı gibi, serhat bölgesinde özellikle Şeyh Said İsyanı ile ilgili olanlar, yaşananlar, köy odalarının sohbetlerinde anlatılmaktaydı. Halk, Ermeni sürgünleri ve sürgüne giderken yollarda yaşananları görmüş ve duymuştu. Kürt sürgününde yollarda yaşananları ve gittikleri yerlerde ailelerin bölünmesi her türlü zorluklar da tecrübe edinmişti. Diğer bir deyişle Kürtler sürgünün ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. O zamanki adı ile Beyazıt olan Doğubayazıt’tan da İbrahim Ağa’nın (Bro Heskê Têlî) sürgün kararı bu koşullar altında çıkmıştı. Kendisine reva görülen durumdan çok rahatsızdı, karşı çıktı ve sürgün yerine gitmedi. Bütün bu yaşananlardan dolayı isyan hızla yayılmış ve kitleselleşmiştir. Yaşananlar kürtlük bilinci ile doğal olarak birleşmiş ve Hoybun Cemiyetinin kararı ile İhsan Nuri Paşa komutasında ve Kürt ulusal direnişi halini almıştır. Hoybun Cemiyeti’nin görevlendirdiği şahıslar farklı kod isimleri ile isyan bölgesine gelmiş ve katılmış ve farklı yerlerde farklı kademelerde görev almışlardır.
Çalışmanın ikinci sonucu ise desteler ve isyandaki rollerine ilişkindir. Zira Ağrı İsyanı üzerine yapılan araştırmalarda bu konu üzerinde yeterince durulmamıştır. Oysa toplumsal hafızaya kaydedilmesi, isyan yöneticileri kadar önemlidir. Ağrı İsyan yönetiminin paşa unvanı verdiği İhsan Nuri hükümet tarzı bir yönetim oluşturmuştur. Ağrı İsyanı Paşa’nın oluşturduğu desteler isyanda çok önemli vurucu güç ve propaganda grupları olmuştur. Her deste en iyi bildiği bölgelerde çalışmıştır. Bu destelerin, çeşitli amaçlarla İran, Ermenistan, Irak ve Suriye’ye gittikleri bilinmektedir. Bunlar bazen cephane ve silah için, bazen lojistik ve maddi destek, yerine göre de propaganda amaçlı ziyaretlerde bulunmuşlardır. Gittikleri yerlerde dini liderler, aşiret büyüklerine de kendilerini isyanın nedenini anlatmışlardır. Zaman zaman İhsan Nuri Paşa’nın bizzat kendisi de bu ziyaretlere katılmıştır. Bütün bu yönleri ile isyanın en önemli ayağını bu desteler oluşturmaktadır.
Bu çalışmada vardığım üçüncü bir sonuç ise Kars-Iğdır bölgesi olarak bilinen Kuzey Ağrı İsyan bölgesinde olanların da söz konusu araştırmalarda yeterince ele alınmamıştır. Ancak Kuzey Ağrı İsyan bölgesinde ve Kars taraflarındaki Şeyh Zahir ve Şeyh Abdurrahman kardeşlerin destesi ve Iğdır’da Emerê Besê destesinin faaliyetleri ile Iğdır’da etkili bir şahsiyet olan Numan Bey ile Mele Hüseyin ve Eyüp Ağa’nın isyana katkıları detaylı bir şekilde incelemek gerekir.
Oysa araştırmalarda yeterince yer verilmeyen Emerê Besê Destesi ve Gelturan aşireti Kars-Iğdır bölgesinde isyanda çok etkili olmuştur. Yukarıda anlatıldığı üzere Zilan olaylarından sonra da isyan o zamanki adı ile Başkend, Taşburun gibi yerlerde sert bir şekilde devam etmiştir. Yine Zilan’da olduğu gibi bir Gelturi bölgesi olan Tereş bölgesi de yasak bölge ilan edilmiştir. Bu konu da araştırmacıların ilgisini çekmemiştir. Emerê Besê o zaman Iğdır’ın önemli aşiretlerinden olan Gelturanlıların reisidir. İsyan öncesi de Şeyh Abdulkadir, Şeyh Zahir, kardeşi Şeyh Abdurrahman, Bro Heskê Têlî ile ilişkileri vardı. Dolayısıyla sonradan bölgeye gelen İhsan Nuri Paşa’nın da Emerê Besê üzerinde siyasal etkisi vardır. Bu nedenledir ki aldığı görevleri yerine getirmek için elinden geleni yapmıştır. Bütün Gelturi aşireti ve mal varlığı ile savaşçı, silah, cephane ve her türlü desteği vermiştir. Kendisine orduda görev ve maaş teklif edilmiş ama o kabul etmemiştir. Emerê Besê isyan esnasında bir değil birkaç kez yaralanmıştır. Çok güçlü ulusal inancı olmazsa varlıklı ve güçlü bir aşiret reisi olan Emerê Besê, ne uğruna ailesi ve Gelturi aşireti ile beraber her şeyini kaybetsin?
Emerê Besê, daha yaşarken bile dengbejlerin klamlarında kendisini anlatmalarına sert biçimde karşı çıkmıştır. Bu durum onun mütevazi kişiliği ve isyan esnasında aldığı görevlerin ciddiyeti ve gizliliği hakkında bilgi vermektedir. Yapılan çalışmalarda isyanın siyasi ve sosyolojik etkilerine yer verilmemiştir. Bunun başlıca nedeni araştırmacıların çok kanlı bir biçimde bastırılmış olan isyana dair yereldeki verilere ulaşamamış olmalarıdır. Çünkü isyanın öncü kadroları aileleri ile birlikte çoğunluğu öldürülmüş, kurtulanlar ise komşu ülkeler İran, Irak ve Suriye’ye gitmiş veya batıya sürgün edilmişler ama orada da aileler birbirinden koparılmıştır. Geride kalanların ise yaşananları yazma, hele hele araştırma koşulları olmamıştır.
Her ne kadar resmi kaynaklarda isyan bölgesinde yaşananların üzeri örtülmeye çalışıldıysa da anılar ve anlatılar yeni kuşaklarda adeta bir merak kıvılcımına da neden olmuştur. Mülakat yaptığım Emerê Besê’nin akrabaları konuyla ilgili konuşurken çok tedirgin olduklarını ve yaşananları canlı tutmak istemediklerini ifade ettiler. Çünkü hem özelde onun ailesi hem genelde Gelturiler bunun faturasını çok ağır ödemişlerdi. Nihayet Emerê Besê ailesi Ağrı İsyanı ile başlayan hikayesi 11-12 ağustos 1930 Taşburun baskını ile yerlerinden edilme, kaçak olarak hayatlarını acı ve dramatik bir şekilde sürdürmüştür. Kürtler nezdinde fedai, leheng (kahraman), deste veya kaçak diye anılanlar devlet tarafından eşkıya ve çete olarak adlandırılan isyancıların bu hikayesi aynı zamanda Kürtlerin hikayesidir. Eğer yeterince üzerinde durulmazsa daha sonraları, torunları tarafından bile eşkıya gibi yakıştırmalarla anılacak olmaları mümkündür.
Son söz olarak Emerê Besê her ne kadar yaşıyorken istemese de dengbejler, Taşburun baskınında yaralanışı ve ölümünden duyulan acıyı ve hawar çığlıklarını günümüze kadar taşımışlardır.
Kaynakça
Alakom, R. (2011). Bir Türk Subayının Ağrı İsyanı Anıları, İstanbul: Avesta Yayınları
Alakom, R. (2011). Xoybun Örgütü ve Ağrı Ayaklanması, (2. Baskı), İstanbul: Avesta Yayınları
Balbal, M. (2002). Ararat’taki Esir Generalden Kan Çiçekleri, İstanbul: Doz Yayınları.
Evdilrehman, E. (2011). Şer Li Çiya Şex Zayir, İstanbul: Peri Yayınları
Çamlıbel, Y. (2010). BRO Romana Serhıldana Agiriyê, İstanbul: Deng Yayınları.
Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları (2011). Cilt: I-II, (3. Basım) Ankara: Kaynak Yayınları.
Kalman, M. (1997). Belge Tanık ve Yaşayanlarıyla Ağrı Direnişi (1926-1930),
Karaca, E.(2013). Ağrı Eteklerinde İsyan, İstanbul: Puslu Yayıncılık.
Hun M.E.(2020). Iğdır ve Ağrı Dağı İsyanı, (2.Basım), Ankara: Alter Yayınları.
Süphandağ, K. (2012). Ağrı Direnişi ve Zilan Katliamı, İstanbul: Peri yayınları.
Ulugana S. & Toktamış, K. (2022). Ağrı İsyanı’nda İstanbullu Bir kadın: Yaşar Hanımın Anıları, Ankara: Dipnot Yayaınları.
Ulugana, S. (2023). İhsan Nuri Paşanın Anıları ve Ağrı İsyan Raporları, Ankara: Dipnot Yayınları.
Mülakat Yapılan Kişiler
1- Hacı Maksut, 2016 yılında yaklaşım 100 yaşında, Adana’da vefat etti. Kendisiyle, Temmuz 2014 tarihinde mülakat yapıldı.
2- A. K. 68 yaşında, okula gitmemiş, Iğdır’da ikamet ediyor. Ağustos 2024, tarihinde kendisiyle mülakat yapıldı.
3- B. S. 69 yaşında, okula gitmemiş, Patnos’ta ikamet ediyor. Temmuz 2023 tarihinde kendisiyle mülakat yapıldı.
4- R. K. 70 yaşında, Adana’da ikamet ediyor. Ekim 2024 tarihinde kendisiyle mülakat yapıldı.
5- S. S. 70 yaşında, okula gitmemiş, Iğdır’da ikamet ediyor. Ağustos 2024 tarihinde kendisiyle mülakat yapıldı.
EKLER:
KLAMA ÊMERÊ BESÊ
Hey lo lo bavo şereka li me qewimî li Taşbruna şewitiyê, li beyaran
Ser serê bavê Hamikê kekê Maqsûd, qirçîna kuçuk çapê, biqiçiyê miratê van teyara
Besê korê, Xanê qe nemayê derbeka, li min, berda bavê Hamikê, siwarê kuvî darê
Şex Zahir Qelença jêrin kire gazi go, Şex Evidrehman çê be, çê bixebite, cinyazê Êmerê Besê bavê orta Terêş bêriyê, ber siya van zinaran
Li min wayê, li min wayê, Besê korê, Xanê qe nemayê sazlixan kirê Glidaxê şer e, şev li êvaran, kewê dibin kew le nayê, li min wayê, li min wayê
Hey lo lo bavo şereka li me çêbû, li Taşburuna şewitiyê, li van dîwaran.
Ser serê bavê Hamikê, kekê Maqsûd, qirçîna kuçuk çapê, ser tê mîratê van teyara
Besê korê, Xanê qe nemayê derbeka lê dane bejna bavê hamikê kekê Maqsûd siwarê kuvî darê
Şêx Zahir, Qelença jêrîn kire gazi go, Şêx Evdirehman çê be, çê bixebite, cinyazê Êmerê Besê nede nav neyara, bavê li orta Taşburunê bêriyê ber siya van zinaran.
Li min wayê, li min wayê, Besê korê, Xanê qe nemayê sazlixan kirê Glidaxê şere işev, wê êvaran, kewê dibin kew le nayê.
Hey lo lo bavo, sibe bû, şereka li me qevimî li Taşburuna şewitiyê wê bigere
Ser sere bavê Hamikê kekê ji êvara Xudê da, qerebalixe, wê yeqîn şere.
Besê korê Xanê qe nemayê, derbeka li min berda bavê Hamikê kekê Maqsûd, siwarê kuvî darê, birînekê sekinîye, birîna teze tev digere.
Li min wayê, li min wayê, Besê korê, Xanê qe nemayê, sazlixan kirê Glidaxê, sere jêr e, bona kewê dibin, kew lê nayê.
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=CB8K2pinjfk
[1] Abdülmecit Bey Ağrı bölgesindeki hamidiye alayının komutanıdır ve miralay rütbesi verilmiştir.
[2] Elo Beşo Sakan aşiretinin bir kolundan olup Iğdırın Gevro köyündendir. İsmail Fero’nun oğludur. İsyanın önemli destelerinden biridir. Daha ziyade Şeyh Zahir destesiyle birlikte hareket etmektedir.
[3] Sedat Ulugana’nın Ihsan Nuri Paşa’nın Anıları kitabında bu sayı 12 olarak geçmektedir.. (Ulugana, 2024, 312
[4] Büyük oğlu Hacı Maksut’un anlatımına göre Emerê Besê’nin alnından değil sol göğsünün alt kısmından vurulmuş ve yaralı bir şekilde yaylaya getirilmiştir. Hemen ölmemiştir, yaralıdır bir iki gün sonra vefat eder. Çeşitli otlarla tedavi edilir ama kurtarılamaz. Sonra cenazesi gecenin bir yarısı Teraş mezarlığında toprağa verilir.
[5] Aşağıda ise bu surecin canlı tanığı olan Emere Bese’nin oğlu Hacı Maksut’un sözleriyle ailenin kaçışı, mağaralara sığınışı ve yaşadıkları detaylı bir şekilde anlatmaktadır.
[6] İhsan Nuri Paşa kitabında bu şekilde yazılmış olan isim yanlıştır. Bu Kürtçe’den Türkçe’ye yapılan çeviri hatası da olabilr, doğrusu Gelturi dir.
[7] Halk arasında İran’a acem bölgesi deniyor.
[8] Ömer hükümet bizi kandırıyor, hükümet bizi götürecek, kafamızı kesecek, seni kandırıyor, inanmayın. Diyordu, hükümet bizi kandıracak, bizi götürecek ayağına koyacak, ilk el ve ayaklarımızı sornra kafamızı kesecek, biz hükümete karşı geldik.
[9] Burada sözünü ettiği kişiler Emer’in amcoğullarıdır.
[10] İhsan Nuri Paşa’nın anılarının yayınlandığı ilk basımda Narınc’dan bahseder.
[11] Memed Ahmed gelin oyun oynayalım
[12] O dönemde isyancılar koyunların arasına karışıp kaçıyorlardı o nedenle yakalamak için koyunlarıda çıkarmamışlar.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →